📚 Graham Greene - Partinin Sonu

Mart 28, 2020

Merhaba herkese!
İlk defa bir çeviriyle karşınızdayım. "Short Story" (Kısa Öyküler) dersimizde hocamız tarafından okutulan The End of the Party eseri çok hoşuma gitti. Gotik psikolojik ayrıca kimi bakımdan da otobiyografik tarzda bir kısa öykü. Bununla ilgili bir de değerlendirme paylaşacağım fakat türkçesini hiçbir yerde bulamadım. O yüzden kendim çevirmek istedim. Ayrıca ilk defa çeviri girişiminde bulundum, henüz ders olarakta görmediğimden dolayı hatalar olabilir.  Eğer çeviriyle ilgili bir hata bulursanız iletişim kısmından bildirebilirsiniz. Altı sayfalık bir öykü. İngilizcesini okumak isterseniz: link



 PARTİNİN SONU 

Peter Morton sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı. Yağmur cama vuruyordu. Ocağın beşiydi.

Gece lambasının küçük bir su birikintisi oluşturduğu masaya doğru, karşıdaki yatağa baktı. Kardeşi Francis Morton hala uyuyordu, Peter onu gözüne kestirdi. Gözüne kestirdiği kişinin aynı saça, gözlere, dudaklara ve yüz şekline sahip olması onun hoşuna gidiyordu. Bu düşüncelerden sıyrıldığında aklına bugünün önemi geldi. Bugün ocağın beşiydi. İnanması güçtü ama bayan Henne-Falcon oğlunun en son doğum günü partisini beş yıl önce yapmıştı.

Francis birden arkasına döndü ve bir koluyla yüzünü kapattı. Peter'ın kalbi hızlıca atmaya başladı ama bu sefer hoşnutluktan değil tedirginlikten. Yatakta doğruldu ve masanın karşısına seslendi, "Uyan". Francis omuzlarını salladı ve havaya sıkı bir yumruk salladı ama gözleri hala kapalıydı. Peter Morton için oda daha çok kararıyor gibi görünüyordu ve büyük bir kuşun ona saldıracağı izlenimi vardı. Tekar seslendi, "Uyan". Bir kez daha orada gümüşi ışık belirdi ve yağmurun dokunuşları penceredeydi.

Francis gözlerini ovuşturdu. "Sen mi seslendin?" diye sordu.

"Kötü bir rüya görüyordun" dedi Peter. Önceki tecrübeleri ona zihinlerinin ne kadar birbirine yansıdığını öğretmişti. Ama Peter bir kaç dakikalığına da olsa ondan daha büyüktü ve bu kısa zaman aralığı ona birçok şeyden korkan, hala acı içinde olan ve karanlıkla mücadele etmeye çalışan erkek kardeşine karşı bir özgüven ve koruma içgüdüsü vermişti.

Francis: "Rüyamda öldüğümü gördüm" dedi.

"Neye benziyordu?" diye sordu Peter.

"Hatırlıyamıyorum" diye cevapladı Francis.

"Büyük bir kuş gördün."

"Öyle mi gördüm?"

İkisi yatakta birbirine bakarak uzanıyordu; aynı yeşil gözler, aynı ucu eğrilmiş burun, aynı şekilli dudaklar ve aynı erken şekillenmiş çeneler. Ocağın beşi diye düşündü Peter tekrar, aklı kek şekillerinden kazanabileceği ödüllere kaydı. Yumurta-kaşık yarışı, su dolu kaptan elma ısırma, körebe.

"Ben gitmek istemiyorum" dedi Francis aniden "Kesin Joyce ve Mable Wrren'de orada olacak". Onlarla aynı partide olmak Francis'de nefret uyandırıyordu. Kızlar daha büyüktü ondan. Joyce on bir, Mabel Warren on üç yaşındaydı. Uzun örgüleri erkeksi bir adım gibi sallanırdı. Onların cinsiyeti Francis'i küçük düşürüyordu çünkü onun yumurtayı taşıyısını küçümseyen bakışlarıyla izlemişlerdi. Yüzü kızararak Peter'a baktı.

"Sorun ne?" diye sordu Peter.

"Ah hiçbir şey. Sadece iyi olduğumu sanmıyorum, üşüttüm. Partiye gitmemeliyim."

Peter kafası karışarak: "Ama Peter, çok mu kötüsün?

"Eğer partiye gidersem çok kötü üşüteceğim. Belki de öleceğim."

"O zaman gitmemelisin," dedi Peter bütün sorunu tek bir basit cümleyle çözerek. Francis biraz rahatladı ve her şeyi Peter'a bıraktı. Francis ne kadar minnettar olsa da kardeşine yüzünü dönmedi. Yanakları hala  hatırladığı utanç verici anılardan dolayı kırmızıydı, geçen yıl karanlıkta saklambaç oynarken  Mabel Warren elini birden omuzuna koyunca nasıl çığlık attığını düşünüyordu. Onun gelişini duymamıştı. Kızlar böyleydi işte. Ayakkabıları hiç ses çıkarmazdı. Patilerinin üstünde yürüyen kedi gibiydiler.

Bakıcı sıcak suyla odasına geldiğinde Francis her şeyi kardeşi Peter'a bırakmış sakin bir şekilde uzanıyordu. Peter, "Francis soğuk kapmış" dedi bakıcıya.

Uzun boylu kadın  havluları yerleştirirken ciddi bir tavırla onlara doğru dönmeden "Yarına kadar yıkama olmayacak, ona biraz mendil ödünç vermelisin." dedi.

"Ama" dedi Peter, "yatakta kalsa daha iyi olmaz mı?"

"Onu bu sabah güzel bir yürüyüşe çıkaracağız" dedi bakıcı "Rüzgar mikropları uçurur. Şimdi ikinizde kalkın" dedi kapıyı arkalarından kapatırken.

"Üzgünüm. Sen yatakta kal, ben anneme senin kalkmak için çok hasta olduğunu söyleyeceğim." dedi Peter Francis'e.  Fakat kadere karşı koymak Francis'in elinde değildi. Eğer yatakta kalsaydı gelip göğsüne dokunacaklar, ağzına bir termometre koyacaklar, diline bakacaklar ve onun hasta olmadığını anlayacaklardı. Aslında hasta hissettiği doğruydu, karnında kötü bir his vardı ve kalbi hızlıca atıyordu. Bunun nedenini biliyordu, korkuyordu. Partiden korkuyordu, saklambaç oynarken en ufak ışık parçası olmadan  karanlıkta saklanırken Peter'ın yanında olmaması düşününcesinden korkuyordu.

"Hayır, kalkacağım" dedi ve sonra büyük bir çaresizlikle "Ama Bayan Henne-Falcon'nun partisine gitmeyeceğim. İncil üzerine yemin ederim ki gitmeyeceğim." diye ekledi. Şimdi emin olmuş bir şekilde her şeyin iyi olacağını düşündü. Tanrı onun böyle ciddi bir yemini bozmasına izin vermezdi. Ona bir yol gösterecekti. Bütün bunlar sabah yaşandı ve öğlen dörde kadar böyle sürdü. Çimler hala sabah donunun etkisindeyken böyle endişelenmeye gerek yoktu. Herhangi bir şey olabilirdi. Kendini kesebilir, bir ayağını kırabilir ya da gerçekten soğuğa yakalanabilirdi. Tanrı bir şekilde ayarlayacaktı.

Kahvaltıda annesi Francis'e hasta olduğunu duyduğunu söylediğinde Francis Tanrının verdiği güvene sahipti ve önemsemedi. Annesi bunun hakkında daha çok şey duymak istediğini ifade etti tabi eğer bugün parti olmasaydı diye de ekledi. Francis gülümsedi, annesinin gösterdiği cehalet karşısında hayrete düşmüş ve cesareti kırılmıştı.

Sabahki yürüyüşünde Joyce ile karşılaşmasa mutluluğu devam edebilirdi. Bakıcısıyla yalnızdı, Peter tavşanlara baraka yapmak için odunluktaydı. Eğer Peter orada olsaydı Francis çok da önemsemezdi. Bakıcı aynı zamanda Peter'ın da bakıcısıydı. Ama şuan bakıcı sadece Francis için oradaydı çünkü Francis'e kendi başına yürüyüşe gitmesi için yeterince güvenilemiyordu. Joyce sadece iki yaş daha büyüktü ama tek başınaydı.

Joyce uzun örgülerini sallayarak onlara doğru yürüdü. Francise küçümseyici bir şekilde baktı ve bir havayla bakıcısıyla konuşmaya başladı: "Merhaba, Francisi bu akşamki partiye getiriyor musun? Mabel ve ben geliyoruz." diyerek caddenin aşağısına Mabel Warrenlerin evine doğru bomboş yolda kendine güvenerek yürümeye başladı.

"Ne hoş bir kız" dedi bakıcı. Ama Francis sessiz kaldı, kalbinin tekrar küt küt attığını hissetti partiye ne kadar az kaldığını fark ederek. Tanrı onun için hiçbir şey yapmamıştı ve dakikalar birden geçti.
Bir şeyler planlayabilmek ya da kalbini gelecek olan çileye karşı hazırlamak için bile çok çabuk geçti zaman. Panik neredeyse Francis'i ele geçirdiğinde rüzgara karşı yakalı bir montla ve bakıcının karanlıkta iz bırakan el feneriyle kendini kapının eşiğinde buldu. Arkasında hölün ışıkları ve annesiyle babasının o akşam başbaşa yemek yiyeceği masayı kuran hizmetlilerin sesleri vardı. İçinde yanıp tutuşan eve geri dönme isteği ve annesine gitmek istemediğini söyleme arzusu vardı ama cesaret edememişti. Onu zorla götürüyor olamazlardı. Gimekten korkuyorum, gitmeyeceğim, gitmeye cesaretim yok, beni karanlıkta gizleyecekler ve ben karanlıktan korkuyorum. Durmadan çığlık atacağım. Aklını ailesinin bilgisinden koruyan cehaletin önündeki engeli sonsuza dek yıkmak için kendi kendine söylediği bu son sözlerini neredeyse kendisi de duyuyordu.

Annesinin yüzündeki hayrete düşmüş ifadeyi görebiliyordu, ve sonra da gelen soğuk cevabı. "Aptal olma. Gitmelisin. Bayan Henne Falcon'nun davetini kabul ettik.

Onu gitmesi için zorlayamazlardı, bunu biliyordu. Bakıcının ayakları donmuş otların arasında kıvrılırken hala tereddüt ediyordu. Cevap verebilirdi: "Hastayım diyebilirim. Gitmeyeceğim. Karanlıktan korkuyorum."  Ve annesi de:  "Aptal olma karanlığın korkulacak bir yanı yok" derdi. Ama o bunun ne kadar yanlış olduğunu, ölümüne korkulacak bir şey olmadığını ona nasıl öğrettiklerini  ve bunun fikrinden ne kadar korktuklarını biliyordu. Onu zorla götüremezlerdi partiye. "Çığlık atacağım. Çığlık atacağım."

Fosforlu, loş çimlerin karşısında el fenerinin sarı çemberini ağaçtan çalıya kadar aydınlatan bakıcının "Francis, hadi canım."dediğini duyarak çaresizlik içinde:  "Geliyorum" diyerek cevap verdi. Son sırlarını ortaya çıkarmak ve annesiyle arasındaki saklanmış, biriktirilmiş düşüncelerine son vermek için kendini zorlamadı çünkü son çare olarak Bayan Henne-Falcon'a itirazda bulunabilirdi. Çok küçük olan salonda Bayan Henne-Falcon'un muazzam büyüklükteki cüssesine doğru ilerledikçe kendini bu düşünceyle rahatlattı. Kalbi ritimsiz atıyordu ama kontrolü eline alarak sesini düzellti ve titiz aksanıyla: " İyi akşamlar, Bayan Henne-Falcon. Beni partinize davet ettiğinize çok memnun oldum."  Gergin yüzünü Bayan Falcon'un göğüslerine doğru yükseltirken yaşlı solgun bir adama benziyordu.  İkizi olduğu için bir çok açıdan tek çocuk gibiydi. Konuşmayı Peter'a bırakmak kendini aynada izlemek gibiydi, aynadaki bir çatlak tarafından biraz değiştirilmiş bir görüntüyle konuşmak gibi, olduğundan çok olmak istediğiyle konuşmak gibi; karanlık, yabancıların ayak sesleri ve alacakaranlık bahçelerde yarasaların uçusundan korkmadan.

Bayan Henne-Falcon dalgın bir şekilde elini sallayarak sanki karşısında tavuk sürüsü varmış gibi "sevgili çocuğum" diyerekten onları Francis için aşağılanmaktan başka bir şey olarak görmediği parti programına sürükledi: kaşıkla yumurta taşıma, üç ayaklı* ve elmaların mızrağı ** yarışması. Ondan bir şey istenmediği sürece hep köşelerde Mable Warren'in küçümseyen bakışlarından uzak durdu ve yaklaşan dehşet verici karanlıktan nasıl kaçabileceğini planladı. Çay vaktine ve sonrasında Colin Henne Falcon'un doğum günü pastasının üzerindeki on mumdan dökülen sarı bir havuz ışığında otururken korktuğu şeye ne kadar yaklaştığının bilincine varana kadar korkulacak bir şey olmadığını biliyordu. Joyce'un yüksek sesle "Çaydan sonra saklambaç oynayacağız" dediğini duydu.

"Olamaz" dedi Peter, Francis'in mahfolmuş yüzünü görerek, "oyunu başlatmayın, her sene oynuyoruz zaten"

"Ama program bu şekilde" diye bağırdı Mable Warren, "Kendim gördüm. Bayan Henne Falcon'un omzundan baktım. Beşte çay. Altı çeyrekten buçuğa kadar da karanlıkta saklambaç. Hepsi programda yazılı."

Peter Mable'la tartışmadı, eğer saklambaç Bayan Henne Falcon'un programında yazılı ise diyebileceği hiçbir şey bu programı değiştiremezdi. Francis'e plan yapabilmesi için biraz daha zaman sağlamak için bir dilim daha pasta istedi ve çayını yavaşca içti ama bu davranışı bile saklambacın ertelenmesini sağlayamadı çünkü çocuklar masayı ikişerli üçerli terk etmeye çoktan başlamışlardı. Bu onun üçüncü başarısızlığıydı ve tekrar kardeşinin yüzünde kararan büyük bir kuşla kanatlarını gördü. Aptallığı için kendini sessizce azarladı ve yetişkinlerin sık sık söylediği  "Karanlıktan korkulacak bir şey yok" deyişini hatırlayarak bir cesaret kekini bitirdi. Son kişi de masadan kalktığında kardeşler holde Bayan Henne Falcon'un sabırsızca bakan gözleri önünde yoklama için toplandılar.

"Ve şimdi saklambaç oynayacağız." dedi Bayan Henne Falcon.

Peter kardeşine baktı ve dudaklarının inceldiğini gördü. Francis, Partinin başından beri bu andan korktuğunu, cesaretle bu anı kabullenmeye çalıştığını ve bu girişimini terk ettiğini biliyordu. Diğer çocukların heyecanla bağrıştığı bu oyun için o dua etmiş olmalıydı. "Haydi başlayalım." "Taraf seçmeliyiz." "Evin herhangi bir yerine sınır koyacak mıyız?"

Francis yaklaşan Bayan Henne Falcon'ın taşkın göğüslerine kararlılıkla bakarak "Bence benim bu oyunu oynamamın bir anlamı yok. Yakında bakıcım beni çağıracak." dedi.

Yukarı kata çıkmış birkaç çocuğu yanına çağırmak için ellerini çırpan Bayan Henne-Falcon "Ah ama bakıcın bekleyebilir Francis, annen bunu sorun etmez." diye cevapladı.

Bu Francis'in sınırlarını zorlayan son damlaydı. Bu kadar iyi hazırlanmış bahanenin başarısızlığa uğramış olmasına inanmayı reddediyordu. Diğer çocukların hiç sevmediği, kibir sembolü olarak gördüğü kesin bir tonla söyleyebileceği tek şeyi söyledi: "Sanırım benim oynamamam daha iyi olur." Korkuyor olsada hareketsiz bir biçimde öylece durdu. Fakat yaşadığı dehşetin tecrübesi ya da dehşetin kendisi kardeşinin beynine ulaştı. Peter Morton ışıkların gitmesiyle bir an için yüksek sesle bağırabilirdi. Kendini karanlıkla çevrilmiş bir adada garip ayak sesleriyle yalnız hissedebilirdi. Sonra bu korkunun kendisine ait olmadığını, kardeşine ait olduğunu hatırladı. Birdenbire Bayan Henne Falcona: "Francis'in oynamaması gerektiğini düşünüyorum. Karanlık onu korkutuyor." Bunlar yanlış kelimelerdi. Altı çocuk beraberce işkence eden yüzlerini Francis Morton'a çevirerek korkak Francis diye şarkı söylemeye başladılar.

Francis, Peter'ın yüzüne bakmadan "Tabiki de oynayacağım. Korkmuyorum. Ben sadece düşündüm ki..." çoktan insan işkencecileri tarafından unutulduğunu fark edince sözünü yarıda kesti. Hepsi Bayan Henne Falcon'un etrafına doluşmuş, tiz sesleriyle ona sorular soruyor, önerilerde bulunuyorlardı.

"Evet, evin heryerini kullanabilirsiniz. Tüm ışıkları kapatacağız. Evet, dolaba saklanabilirsin. Saklanabildiğiniz kadar saklanın.

Peter onlardan ayrı durdu, kardeşine yardımcı olmak için beceriksizce yaptığı davranış onda utanç uyandırdı. Beyninin köşelerinde sürünerek, Francis'in kızgınlığını hissedebiliyordu. Birkaç çocuk yukarı kata çıktı ve yukarı kattaki ışıklar söndü. Karanlık , bir yarasının kanatları gibi üzerlerine çöktü. Diğer çocuklar salonun kenarındaki ışıkları söndürmeye başladılar, sonrada ortadaki avizenin çevresine toplandılar, yarasalarında çömelip avizenin sönmesini beklediği yere.

"Sen ve Francis saklanan tarafta olacaksınız," dedi uzun bir kız ve ışıklar gitti. Ayağının altındaki halı, ayakların kıpırtısıyla küçük soğuk dama taşları gibi köşelere sürünerek tereddüt etti.

Francis'in nerede olduğunu merak etti. Eğer onun yanında olursam tüm bu seslerden daha az korkar diye düşündü. "Bu sesler", gevşek bir tahtanın gıcırdaması, dikkatli bir şekilde kapatılan dolap kapağı ya da cilalı ahşaba sürtünen bir parmak sesiydi.

Peter karanlık, ıssız katın ortasında durmuş bu sesleri dinlemiyor ama kardeşinin beynine girerek nereye saklanmış olabildiğiyle ilgili fikrin gelmesini bekliyordu. Ama Francis ellerini kulaklarının üzerine getirmiş, gözler gereksiz yere kapalı, zihni izlenimlere karşı uyuşmuş sadece boş karanlığa karşı gerilim hissi vardı. Daha sonra "Geliyorum" diye bir ses duyuldu ve Francis'in sanki kendine olan hakimiyeti bu bağırışla parçalanmış gibiydi. Peter Morton korkudan yerinde zıpladı. Ama bu kendi korkusu değildi. Kardeşinin içinde mantığını zayıflatan, altruist* duyguların yanan paniği vardı. "Eğer Francis olsaydım nerede saklanırdım?" ve zaten öyle de olduğu için, Francis'in kendisi olmasa da en azından aynası olduğu için cevap hemen geldi. "Çalışma kapısının solundaki meşe kitaplıkla deri kanepe arasında." İkizler arasındaki telepatinin tartışması olamazdı. Ana rahminden beri beraberlerdi ve ayrılamazlardı.

Peter Morton parmak uçlarına basarak kardeşinin saklandığı yere doğru yürüdü. Ara ara tahtalar tıngırdadı, yakalanacağından korktuğu için eğildi ve bağcıklarını çözdü. Bağcık uçlarından biri yerdeki tahtaya sıkışıp metalik bir ses çıkarmasıyla ayak sesleri ona doğru yöneldi. Ama çoraplarıylaydı şimdi ve terk edilmiş ayakkabısı yüzünden tökezleyen birinin gürültüsü olursa içten içe gülecekti. Artık tahtalar Peter Morton'un ilerleyişini engellemeyecekti.

Çorapları içindeki ayaklarıyla sessizce ve hatasızca hedefine doğru hareket etti. İçgüdüsü ona kardeşinin duvarın yanında olduğunu söyledi ve elini uzatarak parmaklarını kardeşinin yüzüne koydu.

Francis çığlık atmadı ama kalbinin atışı korkusunu ortaya çıkardı. Peter kardeşinin çömeldiğini hissetti, yumruk haline getirdiği bir elini tuttu "Her şey yolunda. Sadece benim. Seninle duracağım." Diğer elini de sıkıca tutarak sözünü yarıda bırakan fısıltıları dinledi. Bir el Peter'ın başının yakınında olan kitaplığa dokundu ve kendi varlığına rağmen Francis'in korkusunun nasıl da devam ettiğinin farkındaydı. Fakat korkusunun daha az olduğunu, daha katlanılabilir olduğunu umuyordu. Korkunun kendisine ait olmadığını, kardeşine ait olduğunu biliyordu. Ona göre karanlık sadece ışığın olmayışıydı. Sabırla bulunmayı bekledi.

Francis ile kendisi aynı duyguları paylaştığı, aralarında etkileşim olduğu için tekrar konuşmadı. Ellerinin birleşmesiyle düşünceler dudaklarda şekillenen kelimelerden daha hızlı akabilirdi. Beklenmedik bir temasta korkudan bir panikle sıçramasından, kalp ritmimin artışından kardeşinin duygu sürecini deneyimleyebiliyordu. Peter Morton yoğun düşüncelerine daldı, "Buradayım, korkmana gerek yok, ışıklar birazdan tekrar açılacak. Bu hışırtılar, bu hareketler korkulacak şeyler değil. Onlar sadece Joyce, sadece Mayble." Güvende olduğunu hissetirmeye çalışan düşünceleriyle kardeşini bombardımana tuttu. "Fısıldaşmaya başladılar. Bizi aramaktan yoruldular. Işıklar açılacak yakında ve biz kazanmış olacağız. Korkma, merdivende sadece birisi var. Bayan Henne Falcon olabilir. Dinle, ışıkları açıyorlar." Halı üzerinde hareket eden ayaklar, duvara sürtünen eller, çekilen bir perde, kapı kolu tıkırtısı, açılan bir dolap kapağı. Başlarının üzerindeki bir kitap bir dokunuşla yerinden oynadı. "Sadece Joyce, sadece Mable Warren, sadece Bayan Henne Falcon," Gittikçe artan güven verici düşünce, avizenin açılmasından önce çiçek açan bir meyve ağacı gibiydi.

Çocukların cırtlak sesi ışığın içinde artıyordu. "Peter nerede?" "Yukarı kata hiç baktınız mı?" "Francis nerede?" Fakat hepsi Bayan Henne Falcon'un çığlığıyla beraber tekrar sessizliğe büründü. Francis Morton'un hareketsizliğini, kardeşinin elinin dokunuşuyla duvara çöktüğünü fark eden ilk Bayan Henne Falcon değildi. Peter keder ve şaşkınlık içerisinde kasılmış parmakları tutmaya devam etti. Sadece kardeşi ölmüş değildi. Tüm paradoksları fark edemeyecek kadar genç olan beyni, kardeşinin korkusunun neden çoğaldığını belirsiz bir kendine acıma duygusu ile merak etti, Francis şimdi kendisine her zaman söylenen bir yerdeydi: korkunun ve karanlığın olmadığı yerde.




16 yorum

  1. hımmmm du uzunmuş bu, bi ara keyifle okuyum, şimdi dizi izliyodum :) iyi çevirmişsindir zateeen :) graham greene de önemli yaaa :) ne çok iyi kitabı var filme çevrilen bi doluuuu :) eline sağlık bi deee :) ne güzel ödevmiş buuu :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Tamam Deep, uygun bir zamanında oku da en azından anlamlarda falan hata görürsen yazarsın:) Ben tek bunu okudum Graham Greene ile ilgili, teşekkür ediyorum:)

      Sil
  2. Güzel bir yazı olmuş. elinize sağlık 😊

    YanıtlayınSil
  3. Çok kederli bir öyküymüş, Graham Greene'i severim, casuslukla ilgili bir romanı vardı hiç unutmam çok sevmiştim. Çeviriyi ben sevdim, eline sağlık ve teşekkürler:)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. İsmini hatırlarsanız yazın, bir bakmak isterim. Bu kitabın değerlendirmesini yapacağım sıra öykünün arkasında neler gizli olduğunu yazacağım, onu mutlaka okumalısınız çünkü ben çok şaşırmıştım:)

      Sil
    2. Galiba Havana'dan Gelen Adam'dı.
      Aklımda kalan tek şey ana karakterin casus olduğunu ve gizli bir silah yaptığını sanıyorlardı, adam da ne yapsın onları oyalamak, vakit kazanmak için bildiğin elektrik süpürgesi parçalarına benzeyen uyduruk şeyler çizip onlara silah diye yutturuyordu çok gülmüştüm buna. Bir de kızı vardı galiba:)
      Tabii ki okurum.

      Sil
    3. Aklımda fazla kalmamasının sebebi çok uzun yıllar önce, gencecikken okumuştum.

      Sil
    4. Hehe tamamdır, bakacağım bir:)

      Sil
  4. Çeviri gerçekten çok uzun olmuş..Çeviri de hataları görebilmek için kitabın ingilizce oprjianline bakmak lazım..Ama düzgün bir Türkçe ile yazdığına göre hata payı çok az olabilir..Bence çok iyi bir çeviri olmuş,düzgün bir Türkçe var..Noktalama işaretlerine dikkat etmişsin,çoğu kimse buna dikkat emtez mesela..Emeğine sağlık..😊

    YanıtlayınSil
  5. şimdi okudum keyifle. tipik bir amerikan öyküsüymüş. sonu da beklenmedikti. yani öldü sonunda francis öyle mi :) düzgün çeviri olmuş. en önemlisi, zamanlardan belli. oldu oluyordu, olmuştu, olduydu gibi. zaman akışı düzgün yani. çok da akıcı olmuş. heyecan ve gizemi de hissediyor okur :) başarılı yaniiii :)

    YanıtlayınSil
  6. bak iki tane harf hatası bulduuum, nazar boncuğu gibii :)

    hölü değil holü olacak herhaldesi.
    bir de, "yarasalarında çömelip"
    da ayrı olmalı diy miii :)

    YanıtlayınSil

Hakaret içeren ya da rahatsızlık verici yorumlar ve gönderiden alakasız yorumlar paylaşılmayacaktır.

Yorumunuz için teşekkür ederim.