Slider

Kafamın içindeki binlerce kaynak açılıverdi. Sözlerim bir nehir gibi akmalı, yoksa boğulacağım...

Syf: 32



İçinde Dostoyevski'nin beş öyküsünün bulunduğu bir kitap okudum. Bu öyküler: Beyaz Geceler, Bir Yufka Yürek, Dürüst Hırsız, Bobok ve Başkasının Karısı. Öyküleri kısa kısa değerlendirip, sevdiğim alıntıları paylaşıp sonra da kitap hakkında genel bir değerlendirme yapacağım bu yazımda. Öncesinde şöyle kısaca bir Dostoyevski'den bahsedeyim.


Fyodor Dostoyevski (11 Kasım 1821 - 9 Şubat 1881)

Birçok eleştirmen tarafından dünya edebiyatının en iyi romancılarından biri olarak değerlendirilen Dostoyevski,  Rus romancı, öykü yazarı, denemeci ve gazeteciydi. 19. yüzyılın Rusya'sının sıkıntılı siyasini, insan psikolojisini, sosyal ve manevi yönünü ele aldı eserlerinde genelde. 1864'de Yeraltından Notlar romanını yayınlayarak varoluşçuluk kavramını ilk defa edebiyata kazandırdı.


Kitabın arka kapak açıklaması:



1. Beyaz Geceler

Kitabımızın ilk öyküsü Dostoyevski'nin 1848 tarihinde yayınladığı romantik kurgu tarzındaki Beyaz Geceler. Aslında öyküden ziyade kısa roman türüne giriyor. Yani öyküden biraz uzun, romandan kısa, arada bir tür. İlk olarak dergi de yayınlanıyor daha sonrasında 1860'da romanı biraz daha değiştirerek kitap halinde basılıyor. 


Kendi kendime soruyorum: Nerede hayallerim? Kafamı sallıyorum, yıllar nasıl da uçup gitmiş diye! Ve sonra yine bir soru kendine. Gelip geçen yıllarda ne yaptın? En güzel yıllarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Bak dersin kendi kendine, bak, yeryüzüne nasıl da soğuk çöküyor. Daha önümüzde yıllar akıp gidecek, arkalarından kasvetli bir yalnızlık gelecek, bastonlu, titremeli bir ihtiyarlık gelecek, ardından da keder ve ümitsizlik. Fantastik dünyan donuklaşacak, buz tutacak, hayallerin solacak sarı yaprakların ağaçlardan dökülmesi gibi dökülecek.

Syf: 43-44


Romanda baş kahramanımız anonim. Anlatıcı, Petersburg'un sokaklarında yalnız dolaşan, iyi, umut dolu, saf ve hayalperest bir karakter. O kadar yalnızdır ki şehrin sokaklarını, evlerini hatta yaşayanlarını en ince detayına kadar bilir. Ve yalnızlıktan iyice bunaldığı bir gün yine bu sokaklarda yürürken yolu ağlayan bir kıza çıkar. Nastenka adındaki bu kızla sıkı bir dostluk kurar. Onun sorunlarını çözmeye çalışır ve yaşadıklarını, hissettiklerini günden güne anlatır. Bu kızla yaşadığı günleri de beyaz geceler olarak niteler. Nastenka'nın onu uyarmasına rağmen karakterimiz bu kıza bağlanır ve kısa romanımızda bu ikili arasında döner.


Akıcı bir dille, güzel bir saflık ve sadelikle yazılmış romanımız. Kitabı okurken içimden birçok duygu geldi geçti. Anlatıcımızın hissettikleri, Nastenka'nın hissettikleri... Üzüntü, heyecan, umut; hepsini içimde hissettim hep çünkü dokunaklı bir şiirsel çalışmayı andırıyor eserimiz.  Puanım: 4/5


2. Bir Yufka Yürek

Yine 1848 tarihinde kitap şeklinde yayınlanan kısa öykü. Aynı evde yaşayan Arkadiy İvanoviç Nefedeviç ve Vasya Şumkov adındaki iki arkadaşın etrafında gelişiyor her şey. Yakın bir zamanda evlenecek olan Vasya'nın mutluluğu ve heyecanı dile getiriliyor tüm eser boyunca. Aşırı duygular anlatılıyor. Açıkçası beni sıktı bu öykü. Ama bunun nedeni eserin sıkıcılığından değil aşırı herhangi bir şeyin yarardan ziyade zarar getireceği ile ilgili. Vasya'nın yetiştirmesi gereken bir işi var ve heyecanından, mutluluğundan dolayı işi bir türlü bitiremiyor. Sürekli baygınlık geçiriyor ve arkadaşı Arkadiy'i de derinden etkiliyor hareketleriyle. Puanım 3/5


3. Dürüst Hırsız

Bu öyküde eski bir asker olan Astafiy İvanoviç adındaki adam, yıllardır bekar hayatı sürdüğü evine yeni bir kiracı alıyor yalnızlıktan sıkıldığı için. Yeni gelen kiracının bir eşyası kaşla göz arasında çalınınca Astafiy kendi yaşadığı bir anıyı anlatıyor ve biz de bunu okuyoruz bu eserde. Kendisi zengin olmadığı halde, hatta kendine zor yetebildiği halde sırf merhametinden yıllarca acıdığı için hiç tanımadığı ayyaş bir adama bakmasından ve bunun sonucunda baktığı adamın hırsızlık yapmasından bahsediyor. 

Eserin ismindeki zıtlık eserde kendini gösteriyor. Astafiy'in baktığı bu adamın adı Yamelya'dır. Astafiy ona yemeğini , içeceğini hep verir. Yamelya ise tam anlamıyla hayattan kopmuş, pes etmiş içmekten başka bir şey bilmeyen biridir. Anısını okurken, Yamelya böyle bir insan olmasına rağmen, anlatıcımız (anlatıcımız yine anonim bu arada) aynı zamanda ona karşı acıma, iyi niyet ya da merhamet göstermemizi istiyor gibi. Bunu da en iyi Yamelya hırsızlık yapmasına rağmen daha suçunu itiraf etmeden Astafiy'în onu affetmesinden anlıyoruz. Puanım 4/5.


4. Bobok

Okuduklarım arasında en garip olanıydı. Ayrıca en sevdiğim söz de burada yer alıyordu:

Bence insanların en akıllısı, kendine ayda en az bir kere deli diyendir. Bu günümüzde duyulmamış bir meziyettir! Önceden, aptalların akıllarına yılda en az bir kere aptal oldukları gelirdi. Fakat şimdi bu da yok. Ayrıca, işleri o kadar berbat ettiler ki aptalı zekiden ayıramazsınız. Bunu bilerek yaptılar.

Syf: 177


Bobok 1873'de yayınlanmış olup, Ivan Ivanovitch adındaki birinin mezarlıkta yaşadıklarından bahsediyor. Uzak bir akrabasının cenaze törenine gelmiş olan Ivan söylenmeye başlıyor. Yani kim cenaze töreninde olmak ister ki? Ceset kokuları, rüyalarına musallat olan vefat edenlerin son yüz şekilleri... Kendi kendine söylenirken bir mezar taşının üzerinde oturuyor. Bu sırada konuşma sesleri duymaya başlıyor. Mezar taşının altından birçok ses duymaya başlıyor. Ölenler aslında tam ölmemiş. Yani yaşamla ölüm arasındalar. Hareket edemiyorlar, koklayamıyorlar ama muhabbet edebiliyorlar. Hem de ahlaksızca... Ölmeden önce birbirinin yaptıkları kötü şeyleri ortaya döküyorlar, genç bir kızın cinsellik hayatını dinlemek istiyorlar, soyunmak istiyorlar vs. Evet, oldukça gülünç ve garip bir öykü. Çıkarılacak sonuç ne olmalı? Açıkçası bu eseri okursanız sizden yorum almak isterim. Beraber tartışalım. Bununla ilgili belki ayrı bir yazı yazarım. Ama siz okuduysanız yorumlarda görüşünüzü belirtin!


Benim düşüncem öldükten sonra hayat vardır ve ahlaksızlıklar ölümden sonra bile devam edebilir. Bobok ismi baya garip değil mi? Anlamını spoiler (detay) vermemek istemediğim için yazmıyorum; sadece şunu söyleyebilirim Bobok kelimesi Rusçadan Türkçeye küçük fasulye olarak çeviriliyor.


Puanım: 3/5.


5. Başkasının Karısı

Gülünç bir öykü daha. Kıskançlıktan ölen bir adamın karısını basmak için nasıl kendini küçük düşürdüğünü anlatıyor. Okurken kendimi bir tiyatro sahnesinde gibi hissettim. Her şey gözümde canlandı. Olaylar hemen geçiliyor. Kısa ve öz bir eser. Çok etkilenmedim. 3/5


Alıntılar

Mutsuz olduğumuzda, başkalarının mutsuzluklarını da daha güçlü hissederiz; his denilen şey, parçalara ayrılmaz, daha da yoğunlaşır...

Syf: 62


Her şeye hayret etmek, elbette aptallıktır; hiçbir şeye hayret etmemek ise çok daha güzeldir ve bunun iyi olduğu kabul edilir. Fakat gerçekte bunun böyle olduğunu sanmam. Bana kalırsa, hiçbir şeye hayret etmemek, her şeye hayret etmekten çok daha büyük bir aptallıktır. Bununla birlikte, hiçbir şeye hayret etmeyen, neredeyse hiçbir şeye saygı da göstermez. Aptal insan da saygı gösteremez.

Syf: 180


Müziğin, ancak her kulağın zevkine hitap ettiği sürece başarılı olduğunu söylerler. Müzikte neşeli insanlar mutluluk, üzgün insanlar ise keder bulur.

Syf: 227


Genel Değerlendirmem 

İlk defa Dostoyevski okudum ve açıkçası Dostoyevski'ye başlamak için iyi bir kitap tercihi olabilir. Derin mesajlara sahip, kendimizi içinde bulabileceğimiz tarzda öyküler aslında. Akıcı, sade ve öz dil kullanılmış. Dostoyevski'nin çok öne çıkmayan ama yine de hoş öyküleri yer alıyor.


Önceden dediğim gibi Koridor Yayıncılığın kitaplarını seviyorum zaten. Sıkmayan boyutta yazılar, nostaljik kapaklar ve sağlam kitap yapısına sahip. Genel olarak kitaba puanım 3.5/5


***

Instagram: @kayipfisilti

Goodreads: @kayipfisilti

Tüm kitap inceleme & önerilerimi görmek için: Edebiyat



Mersin'de bulunan Yerköprü Şelalesi'ne yaklaşık iki sene önce gitmiştik. Bir ağustos ayında, havanın deli gibi sıcak olduğu bir günde kendimizi yollara bırakmıştık. Her zaman cennet gibi ülke desem de bu gezimde biraz cehennemi de yaşadık. O da sıcaktan dolayı. Konya'dan çıkmıştık yola. Mersin'in Mut ilçesinde doğanın içinde yer alıyor Yerköprü Şelalesi. Arabamızı park ettikten sonra şelaleyi görmek için uzunca bir süre yürümemiz gerekiyor. Yürüyüş yolu bulunuyor, bu yüzden çok zorlu bir iniş ya da çıkış olmuyor. Fakat neredeyse 30-40 dakika kadar yürümemiz gerekiyor. 





Buraya gitmenizi kesinlikle öneririm. Resimlerde de görebileceğiniz gibi tam bir doğa harikası. Sadece yanınıza almanız gereken şeyler olacak: en önemlisi özellikle yazın gidiyorsanız su. Çünkü şelaleye doğru yol alırken içme çeşmeleri bulunuyor fakat havanın çok sıcak olmasından dolayı yakıcı bir sıcaklıkta oluyorlar. Yanınıza soğuk, buzlu su almanızı şiddetle öneriyorum. Diğer almanız gerekenler ise tabii ki fotoğraf makineniz, güzellikleri ömrünüz boyunca saklayabilmeniz için. Ayrıca burada piknik yapmak yasak ve tesis bulunmuyor. Sadece burada değil, yakınlarında da herhangi bir tesis bulunmadığını açıkça belirteyim. Acıkacağınızı düşünüyorsanız yanınıza poğaçanızı, kurabiyenizi alın!






Burada yüzmek yasak. Yani sıcaktan kaçabileceğiniz tek şey yanınıza aldığınız suyunuz olacak. Yukarıdan aşağıya gittikçe ara ara şelaleyi izleyebileceğiniz izleme platformları bulunuyor.




Yaklaşık 30 metre yükseklikten dökülen bu şelalenin olduğu alanda aynı zamanda  Ermenek Çayı da bulunuyor. 



Çayın yanında bir de şelalenin döküldüğü yerde mağaramız var fakat yüzemediğimiz için mağarayı pek keşfedemiyoruz.



Diğer resimler:





Bayadır mitoloji üzerine bir şey yazmıyordum. Yine bloğumu uzun zamandır takip edenler mitolojiyi ne kadar çok sevdiğimi bilir (silinen gönderilerim arasında bir ton mitolojik yazı vardı, zamanla onları da tekrar paylaşmayı düşünüyorum). Enya benim için büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Özellikle bir şeyler yazarken, düşünmem gerekiyorsa ya da meditasyon yaparken genellikle onun şarkılarını açarım.






Bu sefer tamamen yazı kaynağım oldu. Epona adında bana çok huzur veren bir şarkısını keşfettim. Dinlemek isterseniz:




Epona adı çok hoşuma gitti ve ne olduğunu araştırdığımda mitolojik bir figür karşıma çıktı. At ve bereket tanrıçası Epona; atların, midilllilerin, katırların ve eşeklerin koruyucusu. "Büyük at" anlamına gelen Epona Galya dilinden gelen bir kelime. Aynı zamanda bereket tanrıçası olan Epona, ilk defa Juvenal'ın Satires (1782) adındaki eserinde görülür. Askerler tarafından önem verilen bir figürdü. Balkanlar ve Galya'nın o dönemdeki orduları tarafından sıkça etkisi görülüyordu. Roma'da da benimsenmişti. Roma süvarileri Epona'yı koruyucuları olarak görmüş ve bu inanç Avrupa çapında yayılmıştı. Apuleus'un Metamorphoses eserinde Epona'nın önemi artıyor ve atla çalışan herkesin tanrıçası haline gelmiştir. 



***

*Instagram: @kayipfisilti

*Edebiyata dair tüm yazılarım: Edebiyat

SPOILER İÇERMEZ. 


Büyük bir Breaking Bad hayranı olduğumu söylemiş miydim önceden? Üç sene önce izleyip bitirdiğim dizi hala en favorilerim arasında kesinlikle. Şöyle güzel bir dizi izledikten sonra üzerine gelebilecek en güzel şey ne olabilir sizce? Bence aynı dizinin devamı niteliğinde yeni bir dizi ya da film gelmesi. Fakat altını çizmek istiyorum, sadece beğendiğiniz diziye/filme eklenilen başka yapımlar değil; onunla eş değer ve hatta ondan daha iyi olması da gerekiyor. Ben de çok büyük bir tatminlik duygusu yaratıyor! Breaking Bad'i izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Breaking Bad üzerine çıkan iki yapım var; 1. El Camino: A Breaking Bad Movie (Yol: Bir Breaking Bad Filmi) 2. Better Call Saul (Dizi)


Beni bunca zaman tutan neydi bilmiyorum, sanırım fırsatım olmadı. Breaking Bad'in son üç bölümü özellikle bende baya aşırı duygular yaşatmıştı: sinir, heyecan, üzüntü... Duygularım karmakarışık bir şekilde bitirince diziyi sanırım bir süre bu türe ara vermek istedim. Bu ara biraz uzun sürdü nedense. Dün filmi izledim, bugün de Better Call Saul dizisine başladım. Bazıları bu dizinin Breaking Bad dizisinden bile iyi olduğunu söylüyor. Üç bölümü izledim ve şu anlık çok iyi gidiyor. Ama asıl konumuza dönemlim artık, diziyi bitirince onu da paylaşacağım.






Film Fragmanı:



Film Hakkında Genel Bilgiler ve Konusu

Öncelikle şunu söylemeliyim, film tamamen Breaking Bad'in devamı niteliğinde yani Breaking Bad'i izlemediyseniz bu filmden çok verim alamazsınız. Vince Gilligan'ın seneryosunu yazdığı ve yapımcılığını yaptığı (Breaking Bad ve Better Call Saul'unda senaritsti ve yapımcısı)  film 11 Ekim 2019 tarihinde Netflix tarafından yayınlandı. Film 2 saat 2 dakika sürüyor. IMDB puanı 7.3/10. Benim puanım 10/10. Yani ne eksik ne fazla, her şey tam yerinde, değerlendirmemde detaylı bahsedeceğim zaten. Aldığı ödüller arasında 4 Primetime Emmy Ödülü,  Satellite En İyi TV Filmi Ödülü ve 24 adaylığı var. Film için 6 milyon dolarlık bir bütçe harcandı.


Tür olarak aksiyon, suç ve dram. olan bu filmin konusu Breaking Bad dizisinde baya sevilen ve oldukça zorlu durumlara düşen kanun kaçağı Jesse Pinkman (Aaron Paul) karakterinin yeni bir hayata başlamaya çalışması ve bunu yapmaya çalışırken ki başına gelenler. Breaking Bad dizisinin finalinden hemen sonrası anlatılıyor. 


Oyuncular




Jesse Pinkman (Aaron Paul): Filmimizin baş karakteri. Breaking Bad'in ilk bölümlerinde yaramaz ve biraz salak biri olarak görünüyordu. Dizi ilerledikçe çok merhametli , iyi ve aslında çokta salak olmadığı ortaya çıkmaya başlıyor. Filmde, dizi kısmında yaşadığı olayların onu nasıl etkilediğini, travmalarını ve kendine yeni bir hayata başlamak için başına nasıl belalar alması gerektiğini izliyoruz.



Todd Alquist (Jesse Plemons): Görüp görebileceğiniz en sadist çetelerden birinin üyesi. Akrabalarıyla beraber önüne geleni öldürebilecek, insanları küçümseyen, Jesse'ye bir hayvan gibi muamele eden, küçük masum bir çocuğu bile öldürebilen kalpsiz bir pislik. Todd ve çetesini izlediğim zaman sinir krizleri geçirmeme sebep oldukları bir gerçek. 


Bunların dışında dizinden gelen birçok karakter var. Ben önemli olan iki tanesini yazmak istedim, spoiler da vermek istemediğimden. 


Yer, Müzik, Kostüm ve Zaman

ABD, New Mexico eyaletinin en büyük kenti olan Albuquerque'de çekilen El Camino, normalde çok huzurlu görünen müstakil evlerle dolu bir yerde geçiyor. Karakterler özellikle kötü bir iş çevireceği zaman burada bulunan çöllere gidiyor ve Batı kovboy filmleri havasına bürünüyor. Müzikler çok zevkli seçilmiş. Aksiyon, suç filmine uyan, ne çok gürültülü ne çok sakin. Filmde geçen çoğu şarkıyı listeme ekledim bile. Modern zaman, modern kıyafetler. Üzerinde durulacak fazla bir şey yok.



Genel Değerlendirmem

Öncelikle "El Camino" isminden başlayalım. El Camino, İspanyolcada "yol" anlamına geliyor ve filmde bir arabaya verilen isim. Yani bir arabanın ismi film ismimiz. İlgi çekici buldum ben. Film boyunca Breaking Bad'de olduğu gibi farklı duyguları sürekli hissediyoruz. Film boyunca kimi yerde sövmekten kendimi alamadım, kimi yeri nefes almadan izledim ve filmin sonunda göz yaşlarıma da hakim olamadım. Oyuncular zaten filmin hakkını veriyor. Aaron Paul, Bryan Cranston, Todd Alquist, Charles Baker ve daha birçok yetenekli oyuncuyu görüyoruz filmde. İzlemeli misiniz? Eğer aksiyon, suç filmlerini seviyorsanız, Breaking Bad dizisini izlediyseniz kesinlikle izlediğinize pişman olmayacak, memnun kalacaksınız.


***

Instagram: @kayipfisilti

Tüm dizi ve film önerilerimi görün: Dizi&Film

Tüm film önerilerimi görün: Filmler

Instagram

Kayıp Fısıltı. Theme by STS.