Şubat ayında Manavgat’a adım attığımda, zamanlamanın bu kadar manidar olacağını tahmin etmemiştim. Gelişimden hemen sonraki iki gün boyunca yağan sağanak ve esen sert rüzgar, Konya–Antalya yolunu göle çevirmiş; yollar su altında kalmış. Evde mecburi bir bekleyişin ardından, güneş nihayet yüzünü gösterdiğinde içimdeki keşif isteği de onunla birlikte ortaya çıktı. Arkadaşımla birlikte yola koyulduk: ilk gün doğanın dingin ama güçlü akışını hissettiğimiz Manavgat Nehri, ikinci gün ise zamanın katmanları arasında sessizce yükselen Lyrbe Antik Kenti bizi karşıladı. Bu gezi, hem doğanın hem de tarihin aynı coğrafyada nasıl iç içe geçtiğini sakin bir şekilde anlatan bir yolculuğa dönüştü.
Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz...
Manavgat’ta geçirdiğimiz birkaç günün ardından, dördüncü gün rotamızı dağın başında sessizce bekleyen Lyrbe Antik Kenti’ne çevirdik. Yağmurdan sonra hafif bir hava vardı; toprağın kokusu, rüzgarın serinliği ve etrafı saran sessizlik yol boyunca bize eşlik etti.
Lyrbe’ye giden yol, gezinin neredeyse en az antik kentin kendisi kadar akılda kalıcıydı. Manavgat’tan ayrılıp yükselmeye başladıkça manzara giderek açılıyor; zeytinlikler, turunçgiller ve ormanlık alanlar yol boyunca insanı sürekli durup bakmaya zorluyordu. Ancak bu güzelliğin bir bedeli vardı: Antik kente yaklaştıkça yol daralıyor, zemin bozuluyor ve “acaba buradan sonra yol var mı?” sorusu ister istemez akla geliyordu. Hatta bir noktada yolun tamamen biteceğini düşünüp park yeri aramaya bile başladık. Oysa küçük bir sürpriz bizi bekliyordu; tüm bu belirsizliğin ardından Lyrbe Antik Kenti’nin hemen yanında, beklediğimizden çok daha rahat bir park alanı vardı. Zorlu ama manzarasıyla fazlasıyla telafi eden bu yol, Lyrbe’nin “herkesin uğramadığı” hissini daha en baştan yaşatıyordu.
Antik kente varınca, modern dünyadan koptuğumuzu hissettiren o tanıdık duygu ağır bastı. Ne kalabalık vardı ne de acele, aslında kimseler yoktu! Burası pek bilindik değil... Sadece taşlar, ağaçlar ve uzaktan gelen rüzgar sesi. Bir noktada durup aşağı baktığımda ise denizin mavisi ufukta kendini gösteriyordu.
Lyrbe, Pamfilya Bölgesi’nin daha az bilinen ama bir o kadar etkileyici antik kentlerinden biri. Yerleşimin, özellikle Roma döneminde önem kazandığı düşünülüyor. Kentte bugün hala ayakta kalan surlar, agora kalıntıları ve yapılar, buranın bir zamanlar canlı bir şehir olduğunu düşündürüyor. Kalıntılar arasında tam olarak:
-Agora,
-Tapınaklar,
-Hamam,
-Mezarlık kilisesi ve
-Mezarlık bulunuyor.
En etkileyici yanlarından biri ise konumu: Yüksek bir noktaya kurulmuş olması sayesinde hem savunma avantajına sahip hem de denizi görebilecek bir manzaraya açılıyor. Bu da Lyrbe’yi sadece stratejik değil, estetik açıdan da özel kılmış.
Lyrbe’de dolaşırken insan ister istemez yavaşlıyor. Taşların arasından çıkan otlar ve çiçekler, yıkılmış duvarlara yaslanan ağaçlar ve neredeyse hiç bozulmamış sessizlik… Burası, “görülmesi gereken” bir yerden çok, “hissedilmesi gereken” bir antik kent. Deniz manzarası ise bu dinginliğe ferahlatıcı bir his katıyor.
-Rahat yürüyüş ayakkabısı: Zemin taşlı ve yer yer engebeli
-Su: Çevrede tesis yok
-Şapka & güneş kremi: Açık alan oldukça fazla
-Fotoğraf makinesi veya dolu telefon hafızası: Manzara sürprizlerle dolu
-İnce bir üst: Rüzgar yüksek noktalarda serin olabiliyor
İlkbahar ve sonbahar en ideal dönemler. Yazın sıcak, kışın ise yağışlı havalar zorlayıcı olabilir. Yağmur sonrası ise doğa daha canlı ve hava daha berrak oluyor; deniz manzarası çok daha net seçiliyor.
Lyrbe Antik Kenti, gösterişli olmadan etkileyici olabilen yerlerden. Kalabalıklar olmadan, tabelalar bağırmadan, sessizce kendini anlatıyor. Eğer Manavgat’ta yolun biraz yukarıya, biraz da geçmişe düşerse; Lyrbe, durup nefes almak için güzel bir sebep.










Hiç yorum yok: