Kafamın içindeki binlerce kaynak açılıverdi. Sözlerim bir nehir gibi akmalı, yoksa boğulacağım...

Syf: 32



İçinde Dostoyevski'nin beş öyküsünün bulunduğu bir kitap okudum. Bu öyküler: Beyaz Geceler, Bir Yufka Yürek, Dürüst Hırsız, Bobok ve Başkasının Karısı. Öyküleri kısa kısa değerlendirip, sevdiğim alıntıları paylaşıp sonra da kitap hakkında genel bir değerlendirme yapacağım bu yazımda. Öncesinde şöyle kısaca bir Dostoyevski'den bahsedeyim.


Fyodor Dostoyevski (11 Kasım 1821 - 9 Şubat 1881)

Birçok eleştirmen tarafından dünya edebiyatının en iyi romancılarından biri olarak değerlendirilen Dostoyevski,  Rus romancı, öykü yazarı, denemeci ve gazeteciydi. 19. yüzyılın Rusya'sının sıkıntılı siyasini, insan psikolojisini, sosyal ve manevi yönünü ele aldı eserlerinde genelde. 1864'de Yeraltından Notlar romanını yayınlayarak varoluşçuluk kavramını ilk defa edebiyata kazandırdı.


Kitabın arka kapak açıklaması:



1. Beyaz Geceler

Kitabımızın ilk öyküsü Dostoyevski'nin 1848 tarihinde yayınladığı romantik kurgu tarzındaki Beyaz Geceler. Aslında öyküden ziyade kısa roman türüne giriyor. Yani öyküden biraz uzun, romandan kısa, arada bir tür. İlk olarak dergi de yayınlanıyor daha sonrasında 1860'da romanı biraz daha değiştirerek kitap halinde basılıyor. 


Kendi kendime soruyorum: Nerede hayallerim? Kafamı sallıyorum, yıllar nasıl da uçup gitmiş diye! Ve sonra yine bir soru kendine. Gelip geçen yıllarda ne yaptın? En güzel yıllarını nereye sakladın? Yaşadın mı yaşamadın mı? Bak dersin kendi kendine, bak, yeryüzüne nasıl da soğuk çöküyor. Daha önümüzde yıllar akıp gidecek, arkalarından kasvetli bir yalnızlık gelecek, bastonlu, titremeli bir ihtiyarlık gelecek, ardından da keder ve ümitsizlik. Fantastik dünyan donuklaşacak, buz tutacak, hayallerin solacak sarı yaprakların ağaçlardan dökülmesi gibi dökülecek.

Syf: 43-44


Romanda baş kahramanımız anonim. Anlatıcı, Petersburg'un sokaklarında yalnız dolaşan, iyi, umut dolu, saf ve hayalperest bir karakter. O kadar yalnızdır ki şehrin sokaklarını, evlerini hatta yaşayanlarını en ince detayına kadar bilir. Ve yalnızlıktan iyice bunaldığı bir gün yine bu sokaklarda yürürken yolu ağlayan bir kıza çıkar. Nastenka adındaki bu kızla sıkı bir dostluk kurar. Onun sorunlarını çözmeye çalışır ve yaşadıklarını, hissettiklerini günden güne anlatır. Bu kızla yaşadığı günleri de beyaz geceler olarak niteler. Nastenka'nın onu uyarmasına rağmen karakterimiz bu kıza bağlanır ve kısa romanımızda bu ikili arasında döner.


Akıcı bir dille, güzel bir saflık ve sadelikle yazılmış romanımız. Kitabı okurken içimden birçok duygu geldi geçti. Anlatıcımızın hissettikleri, Nastenka'nın hissettikleri... Üzüntü, heyecan, umut; hepsini içimde hissettim hep çünkü dokunaklı bir şiirsel çalışmayı andırıyor eserimiz.  Puanım: 4/5


2. Bir Yufka Yürek

Yine 1848 tarihinde kitap şeklinde yayınlanan kısa öykü. Aynı evde yaşayan Arkadiy İvanoviç Nefedeviç ve Vasya Şumkov adındaki iki arkadaşın etrafında gelişiyor her şey. Yakın bir zamanda evlenecek olan Vasya'nın mutluluğu ve heyecanı dile getiriliyor tüm eser boyunca. Aşırı duygular anlatılıyor. Açıkçası beni sıktı bu öykü. Ama bunun nedeni eserin sıkıcılığından değil aşırı herhangi bir şeyin yarardan ziyade zarar getireceği ile ilgili. Vasya'nın yetiştirmesi gereken bir işi var ve heyecanından, mutluluğundan dolayı işi bir türlü bitiremiyor. Sürekli baygınlık geçiriyor ve arkadaşı Arkadiy'i de derinden etkiliyor hareketleriyle. Puanım 3/5


3. Dürüst Hırsız

Bu öyküde eski bir asker olan Astafiy İvanoviç adındaki adam, yıllardır bekar hayatı sürdüğü evine yeni bir kiracı alıyor yalnızlıktan sıkıldığı için. Yeni gelen kiracının bir eşyası kaşla göz arasında çalınınca Astafiy kendi yaşadığı bir anıyı anlatıyor ve biz de bunu okuyoruz bu eserde. Kendisi zengin olmadığı halde, hatta kendine zor yetebildiği halde sırf merhametinden yıllarca acıdığı için hiç tanımadığı ayyaş bir adama bakmasından ve bunun sonucunda baktığı adamın hırsızlık yapmasından bahsediyor. 

Eserin ismindeki zıtlık eserde kendini gösteriyor. Astafiy'in baktığı bu adamın adı Yamelya'dır. Astafiy ona yemeğini , içeceğini hep verir. Yamelya ise tam anlamıyla hayattan kopmuş, pes etmiş içmekten başka bir şey bilmeyen biridir. Anısını okurken, Yamelya böyle bir insan olmasına rağmen, anlatıcımız (anlatıcımız yine anonim bu arada) aynı zamanda ona karşı acıma, iyi niyet ya da merhamet göstermemizi istiyor gibi. Bunu da en iyi Yamelya hırsızlık yapmasına rağmen daha suçunu itiraf etmeden Astafiy'în onu affetmesinden anlıyoruz. Puanım 4/5.


4. Bobok

Okuduklarım arasında en garip olanıydı. Ayrıca en sevdiğim söz de burada yer alıyordu:

Bence insanların en akıllısı, kendine ayda en az bir kere deli diyendir. Bu günümüzde duyulmamış bir meziyettir! Önceden, aptalların akıllarına yılda en az bir kere aptal oldukları gelirdi. Fakat şimdi bu da yok. Ayrıca, işleri o kadar berbat ettiler ki aptalı zekiden ayıramazsınız. Bunu bilerek yaptılar.

Syf: 177


Bobok 1873'de yayınlanmış olup, Ivan Ivanovitch adındaki birinin mezarlıkta yaşadıklarından bahsediyor. Uzak bir akrabasının cenaze törenine gelmiş olan Ivan söylenmeye başlıyor. Yani kim cenaze töreninde olmak ister ki? Ceset kokuları, rüyalarına musallat olan vefat edenlerin son yüz şekilleri... Kendi kendine söylenirken bir mezar taşının üzerinde oturuyor. Bu sırada konuşma sesleri duymaya başlıyor. Mezar taşının altından birçok ses duymaya başlıyor. Ölenler aslında tam ölmemiş. Yani yaşamla ölüm arasındalar. Hareket edemiyorlar, koklayamıyorlar ama muhabbet edebiliyorlar. Hem de ahlaksızca... Ölmeden önce birbirinin yaptıkları kötü şeyleri ortaya döküyorlar, genç bir kızın cinsellik hayatını dinlemek istiyorlar, soyunmak istiyorlar vs. Evet, oldukça gülünç ve garip bir öykü. Çıkarılacak sonuç ne olmalı? Açıkçası bu eseri okursanız sizden yorum almak isterim. Beraber tartışalım. Bununla ilgili belki ayrı bir yazı yazarım. Ama siz okuduysanız yorumlarda görüşünüzü belirtin!


Benim düşüncem öldükten sonra hayat vardır ve ahlaksızlıklar ölümden sonra bile devam edebilir. Bobok ismi baya garip değil mi? Anlamını spoiler (detay) vermemek istemediğim için yazmıyorum; sadece şunu söyleyebilirim Bobok kelimesi Rusçadan Türkçeye küçük fasulye olarak çeviriliyor.


Puanım: 3/5.


5. Başkasının Karısı

Gülünç bir öykü daha. Kıskançlıktan ölen bir adamın karısını basmak için nasıl kendini küçük düşürdüğünü anlatıyor. Okurken kendimi bir tiyatro sahnesinde gibi hissettim. Her şey gözümde canlandı. Olaylar hemen geçiliyor. Kısa ve öz bir eser. Çok etkilenmedim. 3/5


Alıntılar

Mutsuz olduğumuzda, başkalarının mutsuzluklarını da daha güçlü hissederiz; his denilen şey, parçalara ayrılmaz, daha da yoğunlaşır...

Syf: 62


Her şeye hayret etmek, elbette aptallıktır; hiçbir şeye hayret etmemek ise çok daha güzeldir ve bunun iyi olduğu kabul edilir. Fakat gerçekte bunun böyle olduğunu sanmam. Bana kalırsa, hiçbir şeye hayret etmemek, her şeye hayret etmekten çok daha büyük bir aptallıktır. Bununla birlikte, hiçbir şeye hayret etmeyen, neredeyse hiçbir şeye saygı da göstermez. Aptal insan da saygı gösteremez.

Syf: 180


Müziğin, ancak her kulağın zevkine hitap ettiği sürece başarılı olduğunu söylerler. Müzikte neşeli insanlar mutluluk, üzgün insanlar ise keder bulur.

Syf: 227


Genel Değerlendirmem 

İlk defa Dostoyevski okudum ve açıkçası Dostoyevski'ye başlamak için iyi bir kitap tercihi olabilir. Derin mesajlara sahip, kendimizi içinde bulabileceğimiz tarzda öyküler aslında. Akıcı, sade ve öz dil kullanılmış. Dostoyevski'nin çok öne çıkmayan ama yine de hoş öyküleri yer alıyor.


Önceden dediğim gibi Koridor Yayıncılığın kitaplarını seviyorum zaten. Sıkmayan boyutta yazılar, nostaljik kapaklar ve sağlam kitap yapısına sahip. Genel olarak kitaba puanım 3.5/5


***

Instagram: @kayipfisilti

Goodreads: @kayipfisilti

Tüm kitap inceleme & önerilerimi görmek için: Edebiyat



Mersin'de bulunan Yerköprü Şelalesi'ne yaklaşık iki sene önce gitmiştik. Bir ağustos ayında, havanın deli gibi sıcak olduğu bir günde kendimizi yollara bırakmıştık. Her zaman cennet gibi ülke desem de bu gezimde biraz cehennemi de yaşadık. O da sıcaktan dolayı. Konya'dan çıkmıştık yola. Mersin'in Mut ilçesinde doğanın içinde yer alıyor Yerköprü Şelalesi. Arabamızı park ettikten sonra şelaleyi görmek için uzunca bir süre yürümemiz gerekiyor. Yürüyüş yolu bulunuyor, bu yüzden çok zorlu bir iniş ya da çıkış olmuyor. Fakat neredeyse 30-40 dakika kadar yürümemiz gerekiyor. 





Buraya gitmenizi kesinlikle öneririm. Resimlerde de görebileceğiniz gibi tam bir doğa harikası. Sadece yanınıza almanız gereken şeyler olacak: en önemlisi özellikle yazın gidiyorsanız su. Çünkü şelaleye doğru yol alırken içme çeşmeleri bulunuyor fakat havanın çok sıcak olmasından dolayı yakıcı bir sıcaklıkta oluyorlar. Yanınıza soğuk, buzlu su almanızı şiddetle öneriyorum. Diğer almanız gerekenler ise tabii ki fotoğraf makineniz, güzellikleri ömrünüz boyunca saklayabilmeniz için. Ayrıca burada piknik yapmak yasak ve tesis bulunmuyor. Sadece burada değil, yakınlarında da herhangi bir tesis bulunmadığını açıkça belirteyim. Acıkacağınızı düşünüyorsanız yanınıza poğaçanızı, kurabiyenizi alın!






Burada yüzmek yasak. Yani sıcaktan kaçabileceğiniz tek şey yanınıza aldığınız suyunuz olacak. Yukarıdan aşağıya gittikçe ara ara şelaleyi izleyebileceğiniz izleme platformları bulunuyor.




Yaklaşık 30 metre yükseklikten dökülen bu şelalenin olduğu alanda aynı zamanda  Ermenek Çayı da bulunuyor. 



Çayın yanında bir de şelalenin döküldüğü yerde mağaramız var fakat yüzemediğimiz için mağarayı pek keşfedemiyoruz.



Diğer resimler:





Bayadır mitoloji üzerine bir şey yazmıyordum. Yine bloğumu uzun zamandır takip edenler mitolojiyi ne kadar çok sevdiğimi bilir (silinen gönderilerim arasında bir ton mitolojik yazı vardı, zamanla onları da tekrar paylaşmayı düşünüyorum). Enya benim için büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Özellikle bir şeyler yazarken, düşünmem gerekiyorsa ya da meditasyon yaparken genellikle onun şarkılarını açarım.






Bu sefer tamamen yazı kaynağım oldu. Epona adında bana çok huzur veren bir şarkısını keşfettim. Dinlemek isterseniz:




Epona adı çok hoşuma gitti ve ne olduğunu araştırdığımda mitolojik bir figür karşıma çıktı. At ve bereket tanrıçası Epona; atların, midilllilerin, katırların ve eşeklerin koruyucusu. "Büyük at" anlamına gelen Epona Galya dilinden gelen bir kelime. Aynı zamanda bereket tanrıçası olan Epona, ilk defa Juvenal'ın Satires (1782) adındaki eserinde görülür. Askerler tarafından önem verilen bir figürdü. Balkanlar ve Galya'nın o dönemdeki orduları tarafından sıkça etkisi görülüyordu. Roma'da da benimsenmişti. Roma süvarileri Epona'yı koruyucuları olarak görmüş ve bu inanç Avrupa çapında yayılmıştı. Apuleus'un Metamorphoses eserinde Epona'nın önemi artıyor ve atla çalışan herkesin tanrıçası haline gelmiştir. 



***

*Instagram: @kayipfisilti

*Edebiyata dair tüm yazılarım: Edebiyat

SPOILER İÇERMEZ. 


Büyük bir Breaking Bad hayranı olduğumu söylemiş miydim önceden? Üç sene önce izleyip bitirdiğim dizi hala en favorilerim arasında kesinlikle. Şöyle güzel bir dizi izledikten sonra üzerine gelebilecek en güzel şey ne olabilir sizce? Bence aynı dizinin devamı niteliğinde yeni bir dizi ya da film gelmesi. Fakat altını çizmek istiyorum, sadece beğendiğiniz diziye/filme eklenilen başka yapımlar değil; onunla eş değer ve hatta ondan daha iyi olması da gerekiyor. Ben de çok büyük bir tatminlik duygusu yaratıyor! Breaking Bad'i izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Breaking Bad üzerine çıkan iki yapım var; 1. El Camino: A Breaking Bad Movie (Yol: Bir Breaking Bad Filmi) 2. Better Call Saul (Dizi)


Beni bunca zaman tutan neydi bilmiyorum, sanırım fırsatım olmadı. Breaking Bad'in son üç bölümü özellikle bende baya aşırı duygular yaşatmıştı: sinir, heyecan, üzüntü... Duygularım karmakarışık bir şekilde bitirince diziyi sanırım bir süre bu türe ara vermek istedim. Bu ara biraz uzun sürdü nedense. Dün filmi izledim, bugün de Better Call Saul dizisine başladım. Bazıları bu dizinin Breaking Bad dizisinden bile iyi olduğunu söylüyor. Üç bölümü izledim ve şu anlık çok iyi gidiyor. Ama asıl konumuza dönemlim artık, diziyi bitirince onu da paylaşacağım.






Film Fragmanı:



Film Hakkında Genel Bilgiler ve Konusu

Öncelikle şunu söylemeliyim, film tamamen Breaking Bad'in devamı niteliğinde yani Breaking Bad'i izlemediyseniz bu filmden çok verim alamazsınız. Vince Gilligan'ın seneryosunu yazdığı ve yapımcılığını yaptığı (Breaking Bad ve Better Call Saul'unda senaritsti ve yapımcısı)  film 11 Ekim 2019 tarihinde Netflix tarafından yayınlandı. Film 2 saat 2 dakika sürüyor. IMDB puanı 7.3/10. Benim puanım 10/10. Yani ne eksik ne fazla, her şey tam yerinde, değerlendirmemde detaylı bahsedeceğim zaten. Aldığı ödüller arasında 4 Primetime Emmy Ödülü,  Satellite En İyi TV Filmi Ödülü ve 24 adaylığı var. Film için 6 milyon dolarlık bir bütçe harcandı.


Tür olarak aksiyon, suç ve dram. olan bu filmin konusu Breaking Bad dizisinde baya sevilen ve oldukça zorlu durumlara düşen kanun kaçağı Jesse Pinkman (Aaron Paul) karakterinin yeni bir hayata başlamaya çalışması ve bunu yapmaya çalışırken ki başına gelenler. Breaking Bad dizisinin finalinden hemen sonrası anlatılıyor. 


Oyuncular




Jesse Pinkman (Aaron Paul): Filmimizin baş karakteri. Breaking Bad'in ilk bölümlerinde yaramaz ve biraz salak biri olarak görünüyordu. Dizi ilerledikçe çok merhametli , iyi ve aslında çokta salak olmadığı ortaya çıkmaya başlıyor. Filmde, dizi kısmında yaşadığı olayların onu nasıl etkilediğini, travmalarını ve kendine yeni bir hayata başlamak için başına nasıl belalar alması gerektiğini izliyoruz.



Todd Alquist (Jesse Plemons): Görüp görebileceğiniz en sadist çetelerden birinin üyesi. Akrabalarıyla beraber önüne geleni öldürebilecek, insanları küçümseyen, Jesse'ye bir hayvan gibi muamele eden, küçük masum bir çocuğu bile öldürebilen kalpsiz bir pislik. Todd ve çetesini izlediğim zaman sinir krizleri geçirmeme sebep oldukları bir gerçek. 


Bunların dışında dizinden gelen birçok karakter var. Ben önemli olan iki tanesini yazmak istedim, spoiler da vermek istemediğimden. 


Yer, Müzik, Kostüm ve Zaman

ABD, New Mexico eyaletinin en büyük kenti olan Albuquerque'de çekilen El Camino, normalde çok huzurlu görünen müstakil evlerle dolu bir yerde geçiyor. Karakterler özellikle kötü bir iş çevireceği zaman burada bulunan çöllere gidiyor ve Batı kovboy filmleri havasına bürünüyor. Müzikler çok zevkli seçilmiş. Aksiyon, suç filmine uyan, ne çok gürültülü ne çok sakin. Filmde geçen çoğu şarkıyı listeme ekledim bile. Modern zaman, modern kıyafetler. Üzerinde durulacak fazla bir şey yok.



Genel Değerlendirmem

Öncelikle "El Camino" isminden başlayalım. El Camino, İspanyolcada "yol" anlamına geliyor ve filmde bir arabaya verilen isim. Yani bir arabanın ismi film ismimiz. İlgi çekici buldum ben. Film boyunca Breaking Bad'de olduğu gibi farklı duyguları sürekli hissediyoruz. Film boyunca kimi yerde sövmekten kendimi alamadım, kimi yeri nefes almadan izledim ve filmin sonunda göz yaşlarıma da hakim olamadım. Oyuncular zaten filmin hakkını veriyor. Aaron Paul, Bryan Cranston, Todd Alquist, Charles Baker ve daha birçok yetenekli oyuncuyu görüyoruz filmde. İzlemeli misiniz? Eğer aksiyon, suç filmlerini seviyorsanız, Breaking Bad dizisini izlediyseniz kesinlikle izlediğinize pişman olmayacak, memnun kalacaksınız.


***

Instagram: @kayipfisilti

Tüm dizi ve film önerilerimi görün: Dizi&Film

Tüm film önerilerimi görün: Filmler

 


Bugün ne kadar güzel bir gün yazı yazmak için. Kahvem elimde ve düşünüyorum... Soğuklar yüzüme çarpmaya başladığında neden yaşadığımı hissediyorum? Kışa yaklaşmak içimi sıcacık yapıyor. Yaprakların dökümü neden hüzünlü olsun ki, ben zehirli yapraklarımı süpürdüm bile. Tüm düşüncelerimle çırılçıplak kaldım ama en azından şimdi net görüyorum her şeyi. 


Çatı katında yaşadığım için çok fazla kuş gelip gidiyor balkonuma, çatıma... Şimdi minicik bavulları kanatları altında bir bir terk ediyorlar beni. Sıcak yer arayışı içindeler. Bir sorsalardı gitmelerine gerek yoktu, hepsini evime alabilirdim. Şu dünyada benden sıcak ne var ki? Neden bu hüzün, gitme isteği? Yaz boyunca dertleşmişiz, yemeklerini sularını vermişiz, sevmişiz. Şimdi neden bu göz ardı ediliş, boş veriliş? 



Her şeyi dramatikleştirmek bizim işimiz sanırım. Sis camımı buğuladığında, etrafı göremediğimde, her şey karmaşık bir hal aldığında kendimi daha net görüyorum halbuki. Çünkü sadece kendi benliğimi hissediyorum. Soğuk duygularla kendimi eleştirebiliyorum, kendime net ve katı olabiliyorum. Böylelikle birbirine girmiş, çürümüş yapraklarımı bir bir ayıklıyorum. Ve düşüncelerimi açığa çıkartırken başlayan yağmur damlaları tekrar bulandırıyor gözümü. O zaman ben de tüm çürük yapraklarımı çantama atıp dışarıya çıkıyorum. Yağmura karşı başım dik yürüyorum. 



Attığım her adımda denize yaklaşıyorum. Geriye bakmama gerek yok çünkü yağmur çoktan ayak izlerimi sildi. Aklımın kuytu köşelerinden topladığım korkunç  düşünce yapraklarını gemiye bindirip keyifle denizde yok olmasını izliyorum. Çok uzun beklememe gerek bile kalmıyor. Siste hemen kaybolacak. Beklediğimden de iyi bir şey oluyor, batıyor. Gömülüyor derinlere. Şimdi sadece ben varım.



Yağmurun altında, kuvvetli dalga seslerini dinleyerek bir süre uzanıyorum aklımın kumsalında. Ah bir bilseniz nasıl hafifim şimdi. Kuvvetli ve o korkunç dalgaların arasında bu derece huzurlu olabilen tek canlıyım. Uykuya dalıyorum hafiflikten ve bir süre sonra kararmış olan dünyam aydınlanıyor. Uyanıyorum. Her şey belirginleşiyor yavaşça. Sis kalkmış, yağmur bitmiş. Ama aniden büyük bir korkuyla yerimden fırlıyorum. İçimi büyük bir şüphe ele geçiriyor.



Ya biri onları bulursa? Ya denize yolladığım o gemideki yapraklar başkalarını zehirlerse?  Denize atlıyorum, derinlere yüzüyorum. Parçalara ayrılmış tüm yapraklarımı tekrar topluyorum. Zihnimin unutulmuş köşelerine tekrar yerleştiriyorum. Sanırım imkansız, değişmek... Dönüşmek, insan için uzak bir kavram. Sevdiğim ve çok acı veren o söz tekrar aklıma geliyor: “Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben… Biz artık geçmiş zamanız.” 


Öyleyse, hoş geldin sonbahar.


***

*Önceden yazıp sildiğim bir yazıyı değiştirerek tekrar paylaşmak istedim. Önceki sildiğim yazıda tüm düşünceleri gemiye bindirip yollamıştım. Siste kaybolmuş ve kaybolduktan sonra başkalarını zehirleyebileceğini düşünmeme rağmen sadece gitmesine izin vermiştim.

*Resimler bana ait olup farklı zamanlarda farklı yerlerde çekildi.

*Instagram: @kayipfisilti

*Tüm düşünce yazılarımı okumak için: İç dünyama geziler

*Tüm fotoğraf arşivlerimi görmek için: Fotoğraf Arşivi

 


Herkese merhaba... Bundan böyle sitemde daha çok mutfak ile ilgili yazılar göreceksiniz çünkü kendimi mutfakta geliştirmeye çalışıyorum ve kendimi geliştirirken güzel ve leziz olanlarını paylaşacağım. Mesela bugün ki menüm: Fırında palamut ve yanında sodalı ayran... Evet, sodalı ayran. Denediniz mi hiç? Ben ayranı çok sevmiyorum ama arkadaşımın önerisiyle sodalı (üzerine nane ile birlikte) denediğimde daha hafif ve benim için içilebilir bir hal aldı. Sanırım ayranı bundan böyle bu şekilde tüketeceğim. Şimdi gelelim palamut tarifine...






🧂 Malzemeler (2 kişilik)
🐟Balık için...

  • 1 adet palamut
  • 1 adet soğan
  • 1 adet limon
  • 2 orta boy patates
  • 1 adet domates
  • Sarımsak


🍲Sos için...

  • 3 yemek kaşığı zeytinyağı
  • 1 çay kaşığı kekik
  • 1 çay kaşığı tuz
  • 1 çay kaşığı karabiber
  • 1 çay kaşığı sumak
  • 1 diş ezilmiş sarımsak
  • 1 yemek kaşığı limon suyu




🐟Hazırlanışı

  • Fırın tepsisine yağlı kağıt yerleştirdikten sonra soğanları ve limonları dairesel şekilde keserek balıkların konulacağı yere yatak hazırlanır.
  • Boyuna kesilmiş olan palamutları güzelce yıkadıktan sonra üzerine zeytinyağı ve karabiber atıp iyice yedirilir.
  • Önceden hazırladığımız fırın tepsisinin üzerine balıklar yerleştirilir. 
  • Boş kalan yerlere patatesleri dizebiliriz.
  • Balıkların üzerine birkaç defne yaprağı, ince domates ve sarımsaklar yerleştirilir.
  • Tepsinin üzerine ısıyı tutması için tekrar yağlı kağıt serdikten sonra önceden 10 dakika boyunca 200 derecede ısıtılmış fırına tepsi yerleştirilir. Yerleştirdikten sonra fırını 180 dereceye ayarlıyoruz ve 40-50 dakika kadar bekliyoruz.
  • Yukarıda verdiğim sos malzemelerin hepsini bir kapta güzelce karıştırıyoruz. Balıklarımız piştikten sonra servis tabağına alınıp üzerinde sosumuzu gezdiriyoruz.


Afiyet olsun. :)
***
Instagram: @kayipfisilti
Tüm tariflerimi görmek için: Tarifler

Kelime oyunu, herhangi bir blog yazarının beş kelime vermesi üzerine isteyen blog yazarlarının bu kelimeleri kullanarak öykü, deneme, cümle, şiir vs yazdığı bir etkinliktir. Bu haftanın kelimeleri sevgili Deeptone tarafından seçilmiş: Kanat/Güneş/Kapı/Teyze/Uçurum




Öykümü okumaya başlamadan önce şu şarkıyı açmanızı tavsiye ederim; Naruto - Despair




Kısa bir hikayedir ve hiçbir gerçekliği yoktur, tamamen kurgudan ibarettir. 


Solgun Ay Işığının Gölgesindeki Gezgin


Sonbahar gelmişti. En sevdiği aydı eylül ayı. Ayrıca bugün yağmurlu bir havanın olmasından oldukça hoşnuttu. Çünkü yanındaki evlerden ses yoktu bugün ve evlerin karanlık olması daha da hoştu. Her akşam o evlerin bahçeye açılan balkonları aydınlanırdı. Işık saçardı o evler. Kocaman dağların arasında kalmış, nereden baksan sayısı otuzu geçmeyen o müstakil köy evleri akşam saatlerinde hep capcanlı olurdu. O evler ister yıkık dökük olsun, ister birbirine düşman olsun akşamları tüm sıcaklığıyla tüm diğer şehirlerden, ülkelerden - artık geriye ne kaldıysa- uzakta, hep beraber yıldızlarla boy ölçüşürlerdi.


O evlerin kanatları vardı. Geceleri, güneşin altında tüm çıplaklığıyla duran gerçekleri birer birer alıp uzaklara, görünmeyen diyarlara götürüyorlardı. Bu köy gerçeklerden uzaktaydı. Yaşayanlarının rüyalar aleminde olup uyanamadıkları, onlara binlerce yıl öncesinde öğretilen ne varsa düşünmeden inanıldığı ve o günden beri başka hiçbir gerçeği kabul etmediklerini biliyordu yabancılar. Çünkü yıllar beş bini bulmuştu; kimse onlarla uzlaşamamıştı, onların garip olduklarına  hatta kimileri şizofren olduklarına inanmışlardı. Ama kimse onlara dokunamamıştı da. Onlar birer antikaydı. Kendilerinden başka kimseye zararları da yoktu. Öylece kalabilirlerdi.


Çok uzun zaman boyunca yerlileri dışında kimse yaşamamıştı bu köyde. Kimse ziyarete de gelmezdi. Sadece yol üzerinden geçenler fotoğraf çekme peşindeydi. Hatta kimileri oranın insanlarının yanında pozlar verirlerdi. Bu köyün unutulmamış olmasının tek nedeni de buydu.


Bir gün bir gezgin o köyün içini en ince ayrıntısına kadar gezmek, görmek istedi. Bu gezginin en çok görmek istediği, araştırmak istediği yer burasıydı. Tec-Oshira markalı uçan arabasından (zamanının en eski uçan arabalarından biri) indi köyün önünde. Onlara saygısı vardı. Biliyordu ki onların geleceğe saygısı yoktu; bu yüzden her türlü yeniliği reddetmişlerdi ve o, bu yüzden geçmişe sıkıca sarılmalı, saygı duymalı, böylelikle onların saygısını kazanıp bilgi edinmeliydi, belki de.


Köyün kapısının hemen önünde onu hoş karşılayan tabelada elini gezdirdi. Üzerinde silik bir şekilde: "Dünyada kalan tek ve son köye; Istanbul'a hoş geldiniz! yazıyordu. Adımını atar atmaz hava değişti. Güneşten korunmak için taktığı gözlüğünün verdiği nostaljik efekti şimdi kendi gözleriyle görüyordu. Kasvetli, yeşilimsi, korkunç bir atmosferin ortasına düşmüştü. Köye adımını attığı an oradan kaçmak istemiş ama yapamamıştı. Merakına yenik düşmüştü. Köyün merkezine doğru çekiliyor gibiydi. Tabii ki burası hakkında çok şey biliyordu. Zamanında Türkiye adındaki bir ülkenin turistik, ticari ya da coğrafi gibi birçok açıdan çok önemli bir şehri olduğunu biliyordu İstanbul'un. Sonrasında gelen büyük savaşlar ve ciddi depremlerle  yıkılmış olduğunu; kendini kurtararak kalan son Türklerin burada yaşadığını biliyordu. Aslında eski ülkelerden hiçbiri kalmamıştı, ülkeleri olmasa da kendi soylarını bu şekilde devam ettirebilmiş tek topluluktu. Bu hem uzak hem yakın bir tarihti. Çünkü onlar hala burada, yürürken gördüğü balkonlarda yarı bir şekilde anladığı dilde konuşarak hayatta olduklarını ispat ediyorlardı. 


Attığı her adımda bir çığlık duyuyordu. Düşündü... Kendi tarihiyle karşılaştırdı- tabi ona tarih denirse çünkü daha on sene öncesinde kurulmuş yepyeni bir düzenin çocuğuydu. Dünyadaki herkes tek bir çatı altında toplanmıştı -tabii ki bu köydekiler hariç -. Yönetici yoktu, sınır yoktu. Herkes birbirini kardeş olarak kabul etmişti. Dünyanın herkese ait olduğunu kabullenmişti insanoğlu. Kimsenin kimseden şuradan şuraya gitmesi için bir şey ödemesi  gerekmediği sonucuna varmışlardı. Çünkü dünya kimsenin malı değildi ki onu satsınlardı. Bunu yaşanan  kaosların sonucunda nüfuslarının çok ciddi şekilde düşmesiyle kararlaştırmışlardı. İnsanoğlu kendi kendini yiyip bitirmişti.


Fakat gezgin için şu an ya da gelecek umrunda değildi. Sadece geçmişten kalan tek yer umrundaydı. Köyde ilerledikçe sarhoş oluyordu. Çünkü burayı görmemesine rağmen karışı karışına ezberlemişti. Kendisinin Türk kökenli olduğunu biliyordu. Otuz üç yaşındaydı ve önceden hiç burada bulunmamıştı ama ruhu tam tersini söylüyordu. Boyası akmış, en üst katı yapılacak olup yapılmayan ve çirkin görünen evlerin etrafını saran hayvan kokuları ona oldukça yakındı. Böyle hissetmişti. Halbuki hayvanlar bu dünyayı terk edeli çok olmuştu ve sadece bu köydeki insanlar gibi gelişim göstermeyen hayvanlar kalmıştı. Yürürken bir evin önünde durdu. Tam olarak ne diyeceğini bilemese de birden bağırıverdi yarım yamalak Türkçesiyle: "'i' aksamlar, teyze!" Oturanlar ufak tefek adama döndüler. Karanlık olduğu için tam seçemediler. Evin erkeği olduğunu belli eden adam yaşlı ama kaba saba cüssesiyle ayağa kalkıp gezgine doğru yaklaştı balkondan. Sen kimsin, kimin oğlusun sen diye sordu.

-Ben buraların yabancıyısım, gezginim. Fakat kökenlerim buraya bağlı. Burada yaşayan akrabalarım var, bilmem tanır mısınız, Çiçekçileri.

-Hee sen onlardan mısın, o zaman bizdensin sen ya. Çiçekçiler bizim uzaktan akraba olur. Boyundan anlamalıydım, hepsi cücedir onların. Gel, otur, katıl masamıza. 

Pervasızca yaptığı daveti umursamadan kabul etti. Solgun ay ışığının altından, sanki başka bir evrene geçiyormuş hissini veren kapıdan geçti. Balkonun her köşesinin aydınlatılmış olan, önceden hiç kokusunu bilmediği yemeklerin bulunduğu balkonun merdiven basamaklarını tırmandı. Kendini bir uçurum kenarındaymış gibi hissediyordu. Sanki buradan, bu köyden öğreneceği en küçük şey onu uçurumdan düşürmeye yetecekti. 


DEVAMI BİR DİĞER KELİME OYUNU İLE GELECEK.


***

IG: @kayipfisilti

Goodreads: @kayipfisilti

Tüm kısa öykülerimi okumak için: link

Edebiyata dair tüm yazılarımı görmek için: link

Şiddet ve cinayet gibi şeylere çok uzak olan; hatta gördüğüm, okuduğum herhangi bir şiddet haberini günlerce aklımdan çıkaramayan ben, Ahmet Ümit'in sürükleyici polisiye kitaplarıyla hem okuma alışkanlığı kazanmış hem de polisiye benim türüm demiştim. Ardından Jean Christophe Grange okuyarak okuma isteğim artmış ve yıllarca polisiye türü dışında hiçbir kitap okumamıştım. Daha sonra başka türlere de şans tanımalıyım deyip birçok yeni yazar tanıyıp hayrete düştüğüm zamanlar oldu. Mesela Yaşar Kemal, sadece bir dolaba bakıp sayfalar yazsa okuyabilirim. Saygı duyduğum, sevdiğim birçok yazar var fakat kimsede henüz onun betimleyişini görmedim. Stefan Zweig... Onun da yıllar önce birçok kitabını okudum ve dedim ki psikolojiyi, duyguları ya da sadece tek bir duyguyu sayfalarca yazsa, anlatsa sıkılmadan okuyabilirim. İşte bu kitabı da - Karmaşık Duygular - bu söylediğimi iyice pekiştirdi.



Bu kitabının ben de büyük bir etki yarattığını söyleyebilirim. Daha ilk cümlelerinde insanların bunaltıcı ama bilinmez, esrarengiz iç dünyasının esiri etti beni. Kitap Koridor Yayıncılığa ait. Bu yayınevine ait kitapların basım şekli hoşuma gitti. Kitaplar vintage (nostaljik) diyebileceğimiz şekilde ciltlenmiş; yazı boyutları oldukça rahat okunur ve sıkmayan bir tarzda yayımlanmış. Çeviri güzel, yazım hatası yok ya da çok az. Fiyatları biraz fazla diyebiliriz. Bu kitabı 29TL'ye satın aldım.


120 sayfadan oluşup Stefan Zweig tarafından 1927 yılında yayımlanan kitabı kendi başına buyruk bir üniversite öğrencisinin bir hocasıyla tanışması üzerine hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. Altmış yaşına gelen Yüksek Danışman Roland'a, kariyerindeki otuzuncu yılın şerefine kendi biyogrofisinin yazıldığı bir kitap hediye ediliyor. Kitabı okuduğunda asıl hayatını değiştiren; kendisinin bu yere gelebilmesindeki en önemli bir anısından, birisinin varlığından bahsedilmemiş olmasından rahatsızlık duyuyor.


Roland, serseri bir üniversite öğrencisiydi. Derslere girmeyen, kızlarla düşüp kalkan, hayatı alaya alan bir genç. Bir gün babasının Roland'ın evine gelip bir kızla basması üzerine Ronald'ı taşra bir üniversiteye yerleştiriyor ve burada hayatını değiştiren hocasıyla tanışmasını sağlıyor. Hocası ona çok iyi davranıyor fakat bir süre sonra işler değişiyor. Roland'ı terslemeye ama tersledikten hemen sonra gönlünü almaya, Roland'ın kafasını karıştırmaya başlıyor. Bunun ardındaki neden neydi? Roland, hocasının önerisi üzerine, hocasının karısıyla yaşadığı dairenin üst katına yerleşiyor ve ona iyice yakın oluyor. Hocasının karısıyla olan ilişkisinin çok soğuk olduğunu gören Ronald, hocasının hayatını, neler gizlediğini iyice merak ediyor.


Kitabın arka kapak açıklaması:



Alıntılar

Yaşadığımız anların haddi hesabı yoktur, ama bütün iç dünyamızı altüst eden, tek bir saniye, tek bir an olur ya, işte o an: Daha önce bütün özsularını içine çekmiş olan çiçeğin şimşek çakar gibi kristalleştiği andır..

Belki de aşkın en güzel, en dingin anları bu insanı kendinden geçiren solgun düşleridir.

Çünkü bu acı benden başka kimsenin canını acıtmıyor...Kaygılarımı paylaşan kimse yok...Onlar beni anlamıyor, ben onları anlamıyorum...Kendimle yapayalnızım, daha önce bunu hiç bu kadar hissetmemiştim.

Acı çektiklerini asla söylemezler. Kadınlar katlanmak için yaratılmışlardır. Kuşkusuz kaderleri böyledir, bunu erken yaşta öğrenirler.

Bir ruhun içinde sadece sözlerle bir insanı onlarca yıl gençleştirebilecek bir güç var mıydı?

Bana bir macera getirmeyen her şey, ziyan edilmiş bir zaman gibi görünüyordu.

Ateşli bir tutkunun karşısında aklın hükmü yoktur.

***
Goodreads: @kayipfisilti
Tüm kitap incelemelerimi, önerilerimi görmek için: Kitap Önerilerim & İncelemelerim
Edebiyata dair tüm yazılarımı görmek için: Edebiyat


Bir haftalık Antalya tatilimde en etkilendiğim yer diyebilirim. Alacasu Cennet Koyu'ndan hemen sonraki durağımız Phaselis Antik Kenti idi. Berrak denizin tadını çıkarırken, tertemiz havanın altında ve serin suların üzerine uzandığımda karşımda yüzyıllar öncesine dayanan bir antik kenti izleme şansını yakaladım. Ve burası Antalya'nın Kemer ilçesinde bulunuyor. Sanırım yurt dışında bile yaşasaydım mutlaka Türkiye gezilecek yerlerim arasında olurdu. Bu gönderimde buranın tarihinden bahsedeceğim size...



Phaselis Antik Kenti

Phaselis Antik Kenti ya da Phaselis Koyu, Kemer ilçesinin Tekirova Beldesi sınırları içerisinde yer alıyor tam olarak. Antalya ya da Kemer'den minibüsler kalkıyor. Tamamen ücretsiz girebilmek için müze kartı gerekiyor aksi taktirde belirli bir ücret ödemeniz gerekmekte (Kişi başı 60-70TL civarı). 



Müze kartı ile geçiş yaptıktan sonra ya da ücretini ödedikten sonra yan yana sıralanmış üç koyun Phaselis plajına bağlandığını görüyoruz. İçinde büfe bulunuyor. Plajın hemen yanında da antik kent başlıyor. Bu antik kent İ.Ö. 7. y:y.'da Rodoslu kolonistler tarafından kurulmuş. Efsaneye göre buraya gelen Rodoslular karşılaştıkları bir çobana burayı çok beğendiklerini, yerleşmek istediklerini ve buna karşın da arpa ekmeği mi yoksa kurutulmuş balık mı istediğini sormuşlar. Çobanın balığı seçmesiyle buraya yerleşmişler. 



Phaselis, tarihi boyunca önemli bir liman kenti görevi görmüş ve birçok kez el değiştirmiş. 1158 yılında Selçuklu kuşatmasından sonra hem depremler nedeniyle hem de Antalya ve Alanya'daki limanların işlevinin artırılmış olması nedeniyle tamamiyle terk edilmiş. Günümüze çoğunlukla Roma ve Bizans kalıntıları ulaşabilmiş. Surlar, mezarlar, Phaselis tiyatrosu, hamam gibi kalıntıların kaldığını görüyoruz.



Oldukça keyifli ve ilginç bir geziydi benim için. Deniz ve antik kentin birleştiği bir yerin varlığını bile düşünmemiştim önceden ya da hiç denk gelmemiştim. Bu yüzden çok etkilendim. Kesinlikle huzur içinde yüzebileceğiniz, plajı güzel, suyu berrak bir yer. Tuvaleti, duşları da bulunuyor içinde. Antalya taraflarına giderseniz mutlaka görmeniz gereken bir yer...


***

*Bilgileri Phaselis'de bulunan bilgilendirici tabeladan aldım.

*IG: @Kayipfisilti

*Tüm gezi yazılarımı okumak için: Gezi günlüklerim

*Antalya'da gezdiğim diğer yerleri görmek için: Antalya gezi günlüklerim

*Gezdiğim tüm antik kentleri görmek için: Antik Kent Gezilerim



Yaz tatilim boyunca çok keyif alarak okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitap zaten hem çevremdeki arkadaşlarım tarafından hem de Blogger arkadaşlarım tarafından baya önerilmişti. Okumadıysanız okumanız gereken bilim-kurgu tarzında, elinize almanızla ne zaman bittiğini anlayamayacağınız, şıp diye bitiverecek bir kitap. Üstelik, beni o kadar çok etkiledi ki -kitabı okuduysanız ya da okuyacağınız zaman anlayacaksınız ne demek istediğimi- daha bu gece rüyamda dünya yıkılıyordu ve başka gezegenlere çok stresli bir yolculuk yapıyordum! Gelelim şimdi kitaba...





Douglas Adams tarafından yazılan ve ilk kez 1979 yılında yayınlanan bilim-kurgu tarzında altı kitaptan oluşan serinin ilk kitabıdır. Alfa Yayınevi tarafından basılan bendeki kitap 229 sayfadan oluşuyor. Bu seride bulunan tüm kitapları toparlayan tek ciltli kitap da var.


Kitabın önsöz kısmında Douglas Adams'ın bu kitabı nasıl ortaya çıkardığından bahsediyor. Bu kitap ilk olarak 1971 yılında sarhoş halde Avusturya Innsbruck'ta bir tarlada uzanırken aklına gelmiş yazarımızın ve yaklaşık beş gündür parasız bir otostopçu olduğundan bahsediyor. İlk defa aslında radyo oyunu olarak paylaşıyor ve daha sonra kitap haline getiriyor.


Kitabın arka kapak açıklaması...



Kitabımızın baş karakteri Arthur, sıradan bir insandır ve yalnız yaşıyordur. Kitabın başında kısa yol yapmak için evini yıkmaya gelen belediye görevlilerinden kurtulmanın yolunu ararken en yakın arkadaşı Ford geliyor ve dünyanın yıkılacağından bahsediyor. Arthur başta inanmasa da tam da Ford'un dediği gibi birkaç dakika içinde farklı gezegenden gelen gelişmiş yaratıklar dünyayı yok ediyor. Fakat Ford, Arthur'u kurtarıyor ve farklı gezegenlere doğru yola çıkıyorlar ve kendilerini bir sürü maceranın içinde buluyorlar.


🙶🙷Alıntılar

İşin başında Evren yaratıldı. Bu, pek çok kişiyi çok kızdırdı ve genellikle kötü bir adım olarak değerlendirildi.

 

-...keşke gençken annemi dinleseydim diyorum.

-Neden, ne derdi sana?

-Bilmem, hiç dinlemedim ki.

 

Hayatım boyunca dünyada bir şeylerin, büyük, hatta uğursuz bir şeylerin döndüğüne, ama hiç kimsenin bana bir şey söylemediğine dair tuhaf ve açıklanmaz bir his vardı içimde.


Örneğin, Dünya denen gezegende, insanoğlu her zaman kendisinin yunuslardan daha zeki olduğunu varsaymıştır çünkü bir sürü şey becermiştir... tekerlek, New York, savaşlar, vesaire... bu arada yunusların bütün yaptığı ise suya dalıp çıkmak ve eğlenmek olmuştur. Buna karşılık, yunuslar da her zaman kendilerinin insanoğlundan çok üstün bir zekaya sahip olduklarına inanmışlardır... tamamıyla aynı nedenlerden dolayı.


İnsanlar dudaklarını devamlı çalıştırmazlarsa beyinleri çalışmaya başlar.


“Delirmek için güzel bir gün.”

“Evet" dedi yanlarından geçen bir manyak.


“Ben Yerküre denen bir gezegenden geliyorum, biliyorsundur.”

“Biliyorum, o gezegen hakkında konuşup duruyorsun. Söylediklerin kulağa berbat geliyor.”

İlk ışık, uzay-zamanı adeta sütlaç parçacıklarıyla sıvayarak patladı. Zaman çiçeklendi, madde büzülerek yok oldu. En büyük asal sayı bir köşede sessiz tek bir vücut haline geldi ve kendini sonsuza dek gizledi.


Hayal gücünün sınırlarını aşmış, çok keyifli, bol bol güldüren bir kitap. Rick and Morty'i izliyor ve seviyorsanız onu oldukça andıran bir kitap, hatta Rick and Morty'in bu kitaptan ilham aldığını bile düşünüyorum. Çok fazla neden-sonuç ilişkisi bulunmadığı için ya da aklımızdaki sorulara cevap vermediği için aslında fantastik bir kitap da diyebiliriz. Çok değişik yaratıklar, farklı ve güzelce betimlenmiş dünyalar ve gezegenler içinde kendimizi kaybediyoruz. 


Açıkçası bilim-kurgu tarzı tür olarak çok benlik değil ve de okuduğum en iyi bilim-kurgu kitabı olduğunu da söyleyemem fakat yazı dili ve Dogulas Adams'ın kimi cümleleri, verdiğim alıntılardaki gibi, oldukça etkileyici. Karakterler oldukça ilginç, mesela robotlar trip atıyor ya da depresona giriyor. Fareler aslında yerkürenin en zeki yaratıklarıymış. Ah, öyleyseniz fareler hemen beni alıp götürün bu dünyadan! 


Okumalı mısınız? Bilim-kurgu ya da fantastik kitap seviyorsanız mutlaka okumanız gerekiyor. Kitaba puanım 4/5 

Herkese merhaba! Sanırım yine uzun zaman oldu konuşmayalı, yazmayalı... Geri döndüm ve geri dönmek için oldukça güzel bir nedenim var! Biliyorum, nereyi gezsem cennet gibi bir yerdeydim diye başlıyorum ama ülkemizin doğasına gerçekten aşığım! Antalya'daki yaz tatilimi bir seri şeklinde anlatacağım. Alacasu Cennet Koyu ile başladığım bu gönderime, Phaselis Antik Kenti, Çolaklı ve Çolaklı Jandarma Kampı ile diğer gönderilerimde devam edeceğim. Hepsi birbirinden güzel, beni benden alan yerler. Ayrıca önceden Antalya'da gezip paylaştığım Dim Mağarası ve Çevresi gezimi de okuyabilirsiniz buraya tıklayarak.



Alacasu Cennet Koyu

Yukarıdaki resmin üzerine ne anlatılabilir, ne yazılabilir inanın bilmiyorum ama bir deneyelim bakalım. Arkadaşımla 7 Temmuzda ziyaret ettik burayı kendi arabamızla. Bulmak pek kolay olmadıysa da sonunda her şeye değdi. Kısaca bilgi vereyim öncelikle burayla ilgili. 



Alacasu Cennet Koyu, Antalya'nın Kemer ilçesinde Çamyuva ve Phaselis Antik Kenti arasında bulunuyor. Buraya kendi arabanızla ya da tekne turları ile gelebilirsiniz.Biz Manavgat'dan yola çıktık ve Google'ın haritasını takip ederek gittik. Yaklaşık olarak bir buçuk saat kadar yolculuğumuzun sonunda harita bizi yolun ortasında bir yere getirince bir an panikledik. Acaba sadece turlarla mı geliniyor? Boşuna mı geldik diye endişelendik. Az önce sağa doğru ayrılan bir yolda Phaselis tabelasını görmüştük fakat oranın tam olarak ne olduğunu bile bilmiyorduk. Cahilce bir süre yolu takip ettik ve Alacasu adında bir köye ulaştık (Adının Alacasu olduğundan şu an tam emin değilim ama öyle olmalıydı...). 




Köye ulaştığımızda bir esnafa Alacasu Cennet Koyu'na gidilip gidilemeyeceğini sorduk. Yolu biraz bozuktur ama gidebilirsiniz diyerek tarif etti. Geldiğimiz yoldan döndüğümüzde köyden çok ilerlemeden hemen sola doğru dönen bir tünelin yanında sanki kendisini bulmamızı istemiyormuşçasına duran küçük Alacasu Koyu tabelasını gördük. İçimize resmen su serpildi. Çok kısa bir mesafe daha gittikten sonra yolumuzu kapatan büyükçe taşlara denk geldik. Birçok kişi de arabasını, motorunu bu taşların önüne park etmiş daha iki gün önce yolun açık olduğundan bahsediyorlardı. Oradan sonrasında yol bozuktu, sanırım kapatılmış olmasının nedeni buydu fakat şanslıydık ki sadece on dakikalık bir yol bizi artık cennete ulaştırmıştı.



Büyüleyici manzara karşısında ağzımız açık kaldı. İki tarafından yükselen tepeciklerin arasında besberrak su daha önce hiç dokunulmamış, balıkların bile geçmeye cesaret edemediği, Thetis'in* özellikle koruduğu kutsal bir alandı sanki. Ve az ileride sakince duran (fakat denizde yüzüp onlara doğru yaklaştıkça çılgınca eğlendiklerini gördüğümüz) korsan gemileri ve tekneler sanki bir ressamın fırçasından akan son aldatıcı parçalardı çünkü resim burada daha bitmemişti.




Sola döndüğümüzde gördüğümüz küçük bir su birikintisinin üzerinde demir atmış tekneler ve arkamıza döndüğümüzde gördüğümüz kazlarla ancak resim tamamlanıyordu. Ve yazımı bitirmeden önce söylemem gereken son önemli bir şey var ki o da burada konaklama şansımızın olmadığıdır. Koy içinde kamp yapmak yasak. 


***

*Thetis: Yunan mitolojisinde su tanrıçasıdır.

*Tüm gezi yazılarımı okumak için: Gezi günlüklerim

*Antalya'da gezdiğim tüm yerleri görmek için: Antalya gezi günlüklerim

*IG: @kayipfisilti

Spoiler içermez!  Ahh nereden başlasam diye uzun uzun düşündüm. Çünkü hakkında yazılacak o kadar fazla şey var ki... Beni etkileyen birçok şey... Anime severler Naruto'yu çoktan duymuştur ve izlemiştir. Dizilerini ve filmlerini de izledim. Onları da zamanla paylaşacağım. Öncelikle tüm bu Naruto dizilerinin, filmlerinin ortaya çıktığı mangadan bahsedeceğim. Tanıtım amaçlı bir gönderi olacak bu, çok detaylı, spoiler içeren yazı da yazacağım. 



Genel Bilgiler

Naruto, Japon manga çizeri Masashi Kishimoto tarafından 1999-2014 yılları arasında yayınladığı bir manga serisidir. 72 ciltlik bu manga serisi toplamda 700 bölümden oluşuyor. Siyah beyaz çizimlerle donatılmış bu manga serisinin her bir cildi yaklaşık olarak 200 sayfa civarı. Ülkemizde tanesi 30TL civarında satılıyor.  İlk sayfasını açtığımız zaman karşımıza DİKKAT! Burası kitabın en arka sayfası! diyerek bizi uyarıyor ve kitabı tam nasıl doğru okuyacağımızla ilgili resimli talimatlar veriyor. Açıkçası ilk okuduğum manga olduğu için kitaba tersten başlamamız gerektiğini ilk defa öğrendim. Oldukça ilginç ve eğlenceli geldi.


Konusu

Naruto'nun konusu ise belli başlı büyülere sahip olan Naruto Uzumaki'nin ninjalık hayatını anlatıyor. Bu dünyada ninjalar çakra (chakra) denilen çok özel bir enerjiye sahip.  Vücutlarında bulunan bu çakrayı doğayla birleştirerek birçok özel yetenek çıkıyor ortaya. Kimisi ateş, su, hava gibi elementleri kullanabiliyor mesela, kimisiyse byakugan adı verilen gözlere sahip olarak normal insanların görebildiğinin çok uzağını ve bir şeylerin içini, arkasını görebiliyor. Bunun gibi bitmek bilmeyen güçlere sahip Naruto'nun dünyası....



Savaşların, bitmek bilmeyen intikam ve nefret duygusunun bastıralamadığı bir dünyada Naruto, barışı sağlamak ve sevgiyi yüceltmek için elinden gelenin fazlasını yapıyor. Daha bebekken içine canavar hapsedilen ve bu yüzden kimse tarafından sevilmeyen bir ninjanın zamanla, kendi uğraşlarıyla kendini nasıl ispat ettiğini, nasıl cesur, iyi ve herkes tarafından hayranlık duyulan bir kahramana dönüştüğünü görüyoruz.


Karakterler

Naruto'da bir ton karakter bulunuyor. Hepsinin kendine has özellikleri var. Detaylı anlatacağım Naruto yazımda karakterler hakkında daha çok bilgi vereceğim. En favori karakterlerimi detaylıca yazmak istiyorum. Şimdi ana karakter olan Naruto ve Naruto'nun dahil olduğu 7. takımdaki arkadaşlarından bahsedeceğim kısaca. Ninjalar, eğitim dönemine girdiklerinde sınavlara giriyorlar ve geçtikleri taktirde sahip oldukları güçler baz alınarak, uyum sağlayan ninjalar üçer kişilik takım oluşturuyorlar. Naruto da yedinci takım olarak adlandırılan, başlarında Kakashi'nin öğretmenliğiyle Sakura ve Sasuke ile takım oluyor.



Naruto Uzumaki (Resmin sağ tarafındaki): Naruto'nun baş kahramanı Naruto Uzumaki, doğumundan önce köyü Konoha'ya saldıran vahşi tilkinin kendi vücuduna mühürlenmesiyle büyük bir yalnızlığa terk ediliyor. Annesi ve babası bu savaşta öldürülmüştür. Çocukluğunda çok yaramaz, sevecen ve cesur -ve şapşal- bir karaktere sahip. Korumacı karakteri, arkadaşlarına çok sadık kalmasına, onları hep mutlu etmeye çabalamasına sebep oluyor. İçindeki tilkiden dolayı fazla güçlü. 


Kakashi Hatake (Başlarındaki öğretmen): Çok yetenekli bir jounin (yüksek seviyeli ninja). Hep gizemli bir maskeyle dolaşıyor ve tüm öğrencileri yüzünün nasıl olduğunu merak ediyor. Jiraiya (daha sonra anlatacağım karakterlerden biri) adındaki sapık bir yazarın kitaplarına büyük hayranlık duyuyor. Özel güçleri olarak Uchiha Klanı soyundan olmamasına rağmen onlara özel olan bir göze sahip. O göze nasıl sahip olduğu da ayrı bir macera.


Sakura Haruna (Pembe saçlı kız): Başlarda beceriksiz ve aptal gibi gösterilip daha sonralarda kendini gösteren zeki bir ninja. Healer dediğimiz iyileştirici güçlere sahip. Sasuke için deli oluyor. 


Sasuke Uchiha: Uchiha Klanı'ndan geliyor. Abisi onun dışındaki tüm Uchiha Klanı'nı öldürerek Sasuke'yi büyük  bir yalnızlık, nefret ve intikam duygularına itmiştir. Zaman zaman yanlış yollara sapan, kızların çok ilgisini çeken bir karakter. Gücü, Kakashi'de bahsetmiş olduğum gibi özel bir göze sahip.


Tüm karakterler zamanla çok gelişiyor. Hepsinin yeni ve farklı güçleri oluyor.


Genel Değerlendirmem

İlk defa manga okudum ve bunun için kendimi şanslı hissediyorum. Çizgi roman arada sırada okusam da bu türle tanışmış olmak beni çok mutlu etti öncelikle. Bildiğim kadarıyla Naruto manga ve anime dünyasının en popülerlerinden zaten. Bu mangadan inanılmaz derecede etkilendim. Sadece tanıtımını yapıp detaylarına inmediğim için bu gönderimde, kimilerine çocuk çizgi filmi gibi gelebilir ama kesinlikle değil. Yaşam nedir? Ölüm nedir? Acı çekmek... Herkes birbirinin acısını çekerse o zaman barış gelir miydi dünyaya gibi felsefik konular çok derin bir şekilde bahsedilerek okuyanlarını sorgulamaya itiyor. Ayrıca kimi karakterlerin ve özellikle de Naruto'nun karakteri günümüzde birçok büyük tarafından örnek alınması gereken bir özelliğe sahip.


Karakterler çok değişiyor, bir sürü karakter ekleniyor, bir sürü karakter çıkıyor. Kimileri iyi, kimileri kötü, kimileri ise ciddi anlamda garip ya da korkunç. Konu olarak çok sürükleyici. Sonunda ne olacak diye düşünüp, merak etmeden duramadığımız ve zaman içinde değişen bir konuya sahip. Özellikle de sonu çok şaşırtıcı. Farklı ve güzel bağlanmış bir sonu var. 


Okumalı mısın? Eğer manga okumayı seviyorsanız, farklı şeyler denemek istiyorsanız ya da süper gücü olan fantastik konulara karşı ilginiz varsa 5/5lik bir seri. Mutlaka okumalısınız ya da daha sonra bahsedeceğim dizisini izlemelisiniz.


***

IG: @kayipfisilti

Goodreads: @kayipfisilti

Tüm kitap öneri & incelemelerim

Journey oyunuyla beni çok etkilemiş olan Thatgamecompany tarafından geliştirilen bir video oyunu. 2009'da Playstation için yapılan bu oyun daha sonra PC üzerine de geldi. Şu an oyun Steam üzerinde tam tamına %73 indirimde. 20 TL'den 5 TL'ye inmiş durumda yani. Steam sayfasına gitmek için: Flower, Oyunun resmi internet sitesine gitmek isterseniz: Flower



Oyunun Fragmanı:



Oyun İncelemesi:

Önceden sitemde paylaşmış olduğum Journey oyunuyla benzer bir oyun (şu anda sitemde bulunmuyor, eskiden takip edenler hatırlar belki. Daha sonra linki güncelleyeceğim). Rüzgarda salınan yaprakları bir araya getirerek tam ismi gibi bir çiçek oluyorsunuz oyunda. Altı bölümü bulunuyor, yani altı harita var ve tüm seviyeler boyunca yaptığınız diğer çiçeklerin açmasını sağlamak oluyor.


Beklenilenin çok üstünde grafiği var oyunun, özellikle de bu oyunun on üç yıl önce yapıldığını düşünürsek. Renkler ve ışıklar fragmanda görülebileceği gibi ahenk içinde. Çevrenin güzelliği büyülüyor. Yani 10/10'luk bir grafiğe sahip oyun.


Oynanışa gelirsek; oyunda hiçbir konuşma ya da yazı yok. Hiçbir şey anlatmıyor fakat oyuna girildiği gibi ne yapmanız gerektiğini kolayca anlıyorsunuz. Rüzgarla yön verdiğimiz çiçeğimiz bir yılan gibi süzülüyor. Oyun eğlenceli, sürükleyici ya da heyecanlı değil. Bunu söylemeliyim. Çünkü oyunda sadece ilerliyorsunuz. Fakat bu oyunu güzel yapan şey eğlenceli olması değil, insanı rahatlatması. Yani kafa dinlemek istiyorsanız oynayabileceğiniz bir oyun. Bu yüzden oynanışa puanım 7,5/10


Müzik, ses... Oynanışına bağlı olarak huzur verici tonda orkestra müziği. Zaten bu oyunun yapımcıları müzikleriyle Grammy ödülüne layık görüldü. 9,5/10 puanım müziklerine de.


Son olarak hikayesi. Çok çarpıcı bir hikayesi yok. Sadece rahatlamak için oynanabilecek, zaman geçirilebilecek bir oyun. Hikaye: 4/10


Oyunu oynamalı mısınız? Herkese yansıyabilecek bir oyun değil. Evet, grafiğiyle ve müzikleriyle tam bir sanat eseri. Ama dediğim gibi macera olmadığı için, sade oyun tercih edenlerin oynaması gereken bir oyun.


***

IG: @kayipfisilti

Tüm oyun incelemelerimi görmek için: Oyun İncelemelerim

Ne günlerden geçtik ve geçiyoruz. Korona hastalığı çoğumuzun tahmin ettiği gibi bitmedi ama grip gibi normalleşti. Eski normal hayatımıza geri dönüyoruz artık. Hiç korona geçirmedim. Üç aşımı da oldum. Bundan sonra geçirecek miyim merak ediyorum.  Özellikle eve kapalı kaldığımız aylar boyunca hepimiz değişiklik geçirdik bir şekilde. Kendimize ayırabileceğimiz zaman çoğaldığı için düşüncelerimizde değişiklikler oldu. Hayat tarzımızda yenilikler oldu ya da yeni hobiler edildik. 



Ağaç Ev Sohbetleri'nin bu haftaki konusu da karantina döneminde edindiğimiz hobiler. Sevda'dan Yazılar sitesinin sahibi Sevda Ünlü'den gelen konu tam olarak şu şekilde:


Pandeminin en cafcaflı olduğu, yasakların hayatımızı dört duvara hapsettiği günlerde edindiğin ve hala devam eden bir hobin oldu mu? Ya da neler neler denedin anlat bakalım



Yemek yeme ve saç 🥘🦰

Öncelikle hobilere saç rengi değiştirme ve daha fazla yemek yemeyi ekleyebiliyor muyuz? Çocukluğumdan beri saçlarıma takıntım var ve saçlarımı rahat bırakmadığım gerçeği var. Birçok kez renk değiştirdim. Ama en son kızıl benim rengim diyerek son atışımı attım. Yemek yeme konusuna gelirsek... Üniversite birinci sınıfa geçesiye kadar çok zayıftım ben. Resmen 46 kiloydum. Annem çocukluğumdan beri hep kilo almamı istemişti. Üniversite hayatıma başladığımda iştahım oldukça arttı. 50 kiloya çıktım. 


Karantinadaysa 55 kiloya. 55 kilo da ne ki canım demeyin. Dar giyinmeyi seviyorum ve artık giyinemiyorum. Ben minyon tipli olduğumdan dolayı skinny fat tarzında bir vücudum oldu. Dar giyindiğimde hamile gibi duruyorum. Baya kilolu yani. Annem bile aman kilo alma sen dedi. Geri ver dedi, düşünün. Çocukluğumdan beri doktorlara çok zayıf bu kız diye şikayet eden annem, evet. Fakat daha geçen ay çok ciddi olmayan bir rahatsızlığım olduğunu öğrendim. Kilo almama neden olan şey de o rahatsızlıkmış. Korkulacak ya da ciddi bir şey değil. İlaç kullanıyorum. Açıkçası rahatsızlığımdan dolayı kilo almış olmam beni biraz rahatlattı ve öz güvenimi arttırdı. Bir hastalığım olmamasına karşın kilo verememek düşüncesi beni daha tedirgin ediyor.



Kalimba

Kalimbayla ilk Instagram üzerinden tanıştım. Biri çalıyordu ve bu minicik aletle nasıl güzel, nasıl dinlendirici şekilde çalabiliyor diye meraklanmıştım. Neymiş bu alet diye araştırdıktan sonra hemen almaya karar vermiştim. Burada da paylaşmıştım önceden zaten. Fiyatı uygun, öğrenmesi basit ve sonuç mükemmeldi. Şimdi birçok şarkı çalabiliyorum. Kayıt için bir mikrofon alıp daha sonra sitemde de paylaşacağım!



Minyatür evler 🏠

Bu devam ettirdiğim bir hobim olmasa da karantina döneminde minyatür evler yapmaya çalışmıştım ve çok eğlenmiştim. Ailecek yaptıklarımız da olmuştu. Mesela yukarıdaki evin içine babam lamba ekledi, annem de perdelerini astı. Şimdi öğrenci evimden düşününce bu anı, çok sıcak bir ortam olarak anımsıyorum. 




Daha çok doğayla bütünleştim. 🥬

Oldum olası doğayı çok seviyorum zaten. Ormana kaçasım gelir, deniz altında Kayıp Atlantis'i arayasım gelir, sırtımda bir bohçayla volkanların yanından geçmek isterim. Sıkıntılar arttıkça ülkede daha çok doğayla bütünleştim, kendimi doğaya verdim. Beni hep rahatlattı. Şehirden, kalabalıklardan, gereksiz gürültü ve problemlerden uzakta olabildiğim yerlere kaçmaya çabaladım. Doğanın bir iyileştirme gücü olduğuna inanıyorum.


Peki sizin değişimleriniz, hobileriniz neler oldu karantinada? Yorumlarda siz de anlatın lütfen!


***

*İlk iki resim ve son resim Konya'da favori yerlerimden biri olan Japon Parkı. İlgili gezi yazımı okumak isterseniz: Japon Parkı'nda Bir Gün Daha

*Instagram: @kayipfisilti

*Tüm Ağaç Ev Sohbetleri yazılarımı görmek için: Sohbet

Instagram

Kayıp Fısıltı. Theme by STS.